"Dibe vurduğunu sanıp, bir dip daha olduğunu keşfedebiliyordu insan."
-C. Bukowski
******
Uçurum
Adımlarım gizli tutmaya çalıştığım bir heyecanın etkisinde beni ileri götürürken dudaklarım izinsizce kıvrılmıştı. Denizden savrulup yüzüme çarpan hava; saçlarımı birbirine katıyordu. Üstümdeki ince elbise de rüzgara uyup hevesle çırpınıyordu. Aşina olduğum bir melodiyle dans ediyordu sanki her şey. Deniz beni kendine bu şekilde çağırıyor gibiydi. Ruhu ona ait olanları sürekli yanında ister. Geçmişimden gelip zamanı yönlendirmeye uğraşan sözcükler bir anı bulutuyla birlikte aklıma dolduklarında beni doğruca deniz meltemlerinin kollarına götüren taş yola ulaşmıştım. Dikkat dağınıklığıyla yavaşlasam da yolun bitip uçuruma dönüştüğü noktaya varmam çok sürmemişti.Aşağıya bakıp bana hayatımın felsefesini bahşeden yabancı yüzü hatırlamaya çalışırken cümlenin devamını getirdim. Senin ruhunda denizden bir parça var.
Gülümsemem geldiği gibi hissettirmeden yok olmuştu. Gözlerimi kapatıp dengenin tadını çıkarırcasına sabitledim ayaklarımı. Uca; dalgalar kayalık zemine her çarptığında kalbim hızlanacak kadar yakın, saçmalamazsam düşmeyecek kadar uzaktım. Çelişkilerle dolu bir durgunluk haliydi. Hayatıma benziyordu.
Telefonumun zil sesi, sessizleşen düşüncelerimi umursamadan çınlamaya başladı. Göz kapaklarım kendiliğinden aralanınca yorgunluk hissi tüm vücuduma çökmek için bir fırsat yakalamıştı. İsme bir süre bakıp ne duyacağımdan emin şekilde kulağıma götürdüm. "Abla?" Kaan telefonun öbür ucundan cevap vermemi bekliyordu. Elimi istemsizce çantaya atıp küçük kutuyu parmaklarımla kavradım. Varlığından emin olduktan sonra konuşabilmiştim. "Evet?"
"Yeri bulabildin mi diyecektim."
Burası sayılı mekanlardan birinde olan kutlamayı bulamamak için fazla küçüktü. Beni kontrol etme isteğini saklayamamıştı. Cevapsızlığımdan yararlanıp devam etti. "Biliyorsun, bu hediye benim için önemli. Demir'e ulaşması lazım." Bir doğum günü hediyesi ne kadar önemli olabilirdi ki? Kaan için önemli olan son birkaç yılda gözünde arkadaştan abiye dönüşen Demir Kahran'dı. "Anladım Kaan. Götüreceğim dedim ya."
"O tepe bir yere kaçmıyor. Parti bitmeden yetişsen iyi edersin."
İşte şimdi her zamanki haline dönmüştü. Çocukluğundan beri inadını bir silah gibi kullanan, sinirlendiğinde acımasızca cümleler kuran Kaan. Telefonu daha fazla konuşmaya gerek görmeden kapattım, gözlerimi etrafta dolaştırarak sonunda denizin siyaha büründüğü noktada kilitlenmesine izin verdim. Birkaç dakika daha. Tüm dertleri kenara itmek kolay olmasa da deneyerek derin bir nefes aldım. Burnuma toprakla karışık ormanın ve ağaçların yabancı kokusu dolduğunda şaşırmıştım. Konuma veya duruma uymuyordu. Hayal gibiydi, gerçek olamayacak kadar pürüzsüzdü.
Bir sonraki hissettiğim kibarlık kostümünde de olsa sert bir temastı. Bir şey omzuma değip dengemi parçalamayı umursamadan uzaklaşmıştı. Ne olduğunu anlayamadan ya da hangi ara kilit noktadan uzaklaşıp bu kadar uca geldiğimi çözemeden ayaklarım yerden kesildi. Rüzgar bir anda hiddetlenmiş gibiydi. Kollarım umutsuzca tutunacak bir şeyler arıyor, boşlukta çırpındığıyla kalıyordu. Yüzüme vuran hava kulaklarımda nefret çığlıklarına dönüşüyordu. Sanki biri sıkıca ağzımı kapatmıştı. Söylemek istediklerim vücuduma hapsolmuştu.
Vücudum kayaları mucizevi şekilde es geçip suya gömüldü. Şimdiye kadar durmasını beklediğim kalbim kulaklarımda atıyordu. Çarpışmayla oluşan şok dalgası ciğerlerimde kalan son havayı da özgürlüğüne kavuşturmuştu. Boğazımda başlayan yanma nefes borumu takip ederek göğsüme yayıldı. Aklım ne yapılacağına karar veremediğinden seçim ruhuma kalmıştı. Kaan'ın başına işler açan keskin inadına sahip olmak iyi olabilirdi. Ama ben Kaan değildim. Benim yatkın olduğum davranış çeşidi karşı çıkmaktan ziyade kabullenmekti. Ve yine doğam kendini ispatlarcasına acıyı kabul etmekte bulmuştu çareyi.
Gözlerim kapanmadan önce kalbimi son bir kez titreterek parmaklarımdan kurtulan siyah kutuya sabitlendi. Hırçın dalgaların onu da savurmasını bekliyordum. Benim işlevsiz hale gelen bedenime yaptığı gibi acımasız davranmasını. Bunun yerine yabancı bir elin ona uzanışını ve uzun parmakların arasında hapsoluşunu seyrettim tepkisizce. Görüş alanım giderek bulanıklaştığından ne gördüğümden emin olmam mümkün değildi. Zihnimin bana oynadığı son oyundu belki bu. Hayal gücümün biricik hediyesi...
Son ışık da yerini karanlığa bırakınca durgunlaştı dalgalar. Görüntüler, sesler, düşünceler birer birer kayboldular. Yanlarında tüm hisleri de götürmüşlerdi anlaşılan. Şimdi geri dönmüştüm sanki o uçurumun kıyısına.
YOU ARE READING
Uykusuz
Fantasy"Son ışık da yerini karanlığa bırakınca durgunlaştı dalgalar. Görüntüler, sesler, düşünceler birer birer kayboldular. Yanlarında tüm hisleri de götürmüşlerdi anlaşılan. Şimdi geri dönmüştüm sanki o uçurumun kıyısına."
