"Muhteşem," dedi Defne kendi kendine, uçağın camından dışarı bakarken.
Karşılaştığı manzara kesinlikle beklentisinin çok ötesindeydi. Tamam, burası için pek çok şey duymuştu, ama işte şimdi tam karşısındaydı ve anlatılanların çok ötesindeydi... Çok daha muhteşemdi. Tek kelimeyle olağanüstü.
Altında ucu bucağı görünmeyen bir yeşillik uzanıyordu. Şehir bile yeşile boyanmıştı sanki.
Dublin!
Ülkenin kalbi. Buranın ülke başkenti olduğuna inanmak gerçekten zordu. Havadan bakıldığında şehirden çok küçük bir kasabayı andırıyordu. Defne'nin doğup büyüdüğü Nazilli kadar ancak vardı...
Onun dışında ise her yer yeşildi. Araya serpiştirilmiş birkaç gri beton bina, hepsi o kadar. Onun dışında yeşilin maviyle buluştuğu en muhteşem yer.
Defne eski bir arkadaşının önerisiyle şimdi buradaydı. Bugünlerde güvendiği insanlar, bir elin beş parmağını geçmezdi muhtemelen ama Burcu Şaşmaz hiç kuşkusuz içlerinde en güvenilir olandı. Sert görünümüne karşın altın gibi kalbi olan bir kadındı.
Ağustos'un ortasıydı ve sevdiği onu daha henüz terk etmişti. Tam on beş yıldır tanıdığı, on yıldır da beraber olduğu, deliler gibi sevdiği adam, bir gün yüz seksen derece çark etmiş gibi ona arkasını dönmüş ve gitmişti. Halbuki birlikte daha çok başka planları vardı. Öyle ki, gençliklerinde gitmeye hiç zaman bulamadıkları uzun bir seyahate çıkmayı planlamışlardı bu yaz için. Amerika'ya gideceklerdi. Hatta Defne için için, belki yolları Las Vegas'a düşecek olursa, ona o meşhur soruyu sormasını ümit ediyordu. Hayaller, düşler.... ve hepsi bir anda "puf" diyerek sönüverdi.
Ve işte şimdi buradaydı. Yalnız, terk edilmiş... Yıllar ne de çabuk geçti, diye düşündü. Ama üzgün müydü? Asla, değildi.
Defne kendi kendine güldü. Ve uçağın camından dışarı baktı. Altında uzanan tarlalara, yüksek kıyılara çarpan dalgaları gördükçe de, ne iyi ettim de geldim, diye düşünmekten kendini alıkoyamadı. Tepesinde emniyet kemerine işaret eden gösterge kısa bir an için yanıp söndü ve koridorda dolaşan hostesler, uçaktaki tüm diğer yolcular gibi koltuklarına geçip bağlandılar. İnmelerine artık sadece dakikalar kalmıştı.
Defne bunun bilinciyle koltuğunda geriye yaslandı ve beklemeye başladı. Eskiden beri uçmayı sevmezdi. Her ne kadar işi gereği çok seyahat etmiş olsa da, bu uçak yolculuklarına asla alışamayacaktı.
Sonunda lastikler yere dokundu. Uçak bir süre daha pistte hızla yol almaya devam etti, sonra kısa bir fren yapmasıyla kadın hafifçe sarsıldı. Defne, koltuğun kolunu sıkıca kavradı. Derin bir nefes aldı. Ve bir fren daha. Peron binasını artık görebiliyordu. Hatta içeriden bakan insanları da birer siluet şeklinde seçebiliyordu.
Uçak ağır ağır peron binasının yanından geçerek, az ötede durdu. Motorun nihayet susmasıyla Defne de tuttuğu nefesi bırakabildi. Tepesindeki göstergelerin sönmesiyle de anında ayağa fırladı. Burada bir dakika bile daha fazla kalmak istemiyordu.
Koltuğun üzerindeki kapaklı dolaptan yağmurluğunu aldı. Defne, çevresine bakındı, kapılar henüz açılmamış, koridor kalabalıklaşmıştı. Yağmurluğu koluna atıp, yerine geri oturdu. Daha fazla kalabalık etmesinin bir manası da yoktu. Gerçi bir an evvel bu boğucu yerden çıkmak istiyordu. Kendisini neyin beklediğini bilmeksizin İrlanda topraklarına basmak.
Sonunda kapıya merdiven dayandı, kapılar açıldı. Defne yağmurluğu omuzlarının üzerine alarak, uçaktaki diğer herkes gibi kendine en yakın kapıya doğru ilerlemeye başladı.
YOU ARE READING
Firari
RomanceYeni bir başlangıç yapmak için hep kaçmak mı gerekir? Ya gittiğin yerde geçmiş seni yakalarsa?
