-Baban… baban öldü mü ?
- Hayır Mira. Daha doğrusu yaşayıp yaşamadığını bilmiyorum. Babam ben çok küçükken annemle bir gece kavga ettiklerinde evden gitmiş. Bir daha da dönmemiş. Sonra bir gün karşılaştık. Evlenmiş. İki tane çocuğu var. Baya oldu görmeyeli. Yaşıyor mu bilmiyorum ama benim için çoktan öldü. Zaten ben hiç umrunda değilim belli ki. Bir kere bile beni görmeye gelmedi. Zaten iki tane çocuğu varmış. Beni unutmuştur bile. Konuşurken gözleri dolmuştu ve ben mahvolmuştum. Nasıl böyle bir soru sormuştum. Mert hakkında hiç bir şey bilmeden onu yargılamamalıydım. Özellikle de ailesi hakkında.
- Mert ben ne diyeceğimi bilemiyorum. Senden çok özür dilerim.
- Sorun değil Mira. Ben alıştım böyle şeylere.
Kendimi cidden mutsuz hissediyordum. Onu sevindirmek için bir şeyler yapmalıydım ve elinden tuttuğum gibi çekiştirdim. Onu çekiştirirken bir şeyler söyledi. ‘’Nereye gidiyoruz? Bırak beni.’’ Gibi şeyler. Tabiki takmadım. Hızlı hızlı yürümeye ve bağıra bağıra şarkı söylemeye başladım. Bir yandan kızıp bir yandan gülüyordu. Bir taksi çağırdım ve taksicinin kulağına gideceğimiz yeri söyleyip kulaklığımı taktım. Onunla yol boyunca konuşmayacaktım. Vardığımızda taksinin parasını ödeyip taksiden indim. Mert’i elinden tutup çekmeye devam ettim ve geldiğimiz yere varınca ikimizin de ağzı açık kaldı. Onu bir lunaparka getirmiştim ama belli ki ikimizde bu lunaparkın bu kadar büyük olabileceğini tahmin etmemiştik. Yüzümü ona çevirip:
- Haydi bakalım sulu göz. Birazcık da eğlenelim değil mi?
dedim. Gülümsedi. Güzel gülümsüyordu. Bütün akşam çok eğlendik. Eve gidince babamın kızacağını bildiğim halde onunla gece bir saatte dışarıdaydım. Olsun. Değerdi. Bana kızabilecek bir babam olduğu için de şükrettim.
Eve geldiğimde ise babamın tepkisi sadece ‘’normalde bu saatte gelmene kızardım ama yeni arkadaşlar edindiğin için mutluyum’’ oldu.
Mert numaramı almıştı. Muhtemelen bu gün için mesaj atıp teşekkür edecekti. Yani ben öyle düşündüğüm için bütün akşam yemekte bile telefonu yanımdan ayırmamıştım. Ama aramadı. Mesaj bile atmadı. Onu eğlendiremedim mi acaba diye düşünmedim bile. Çünkü ilk defa bugün onu bu kadar mutlu görmüştüm. Zaten ne zamandır tanıyordum ki. Neyse. Mert zaten umursamazın tekiydi. Niye takıyorsam.
Gözlerimi açmakta zorluk çektim. Şu alarmda zırlayıp durmasa iyi. Elimde telefon mesaj beklerken uyuya kalmışım. Hemen kalktım. Hava biraz soğuk gibiydi. Eteğimin üstüne okul formamı geçirip siyah hırkamı giydim. Saçlarımı örüp omuzumun yan tarafına attım. Siyah çizmelerimi de giydikten sonra hazırdım. Kahvaltı için annem krep yapmış bayılırım. Güzelce kahvaltımı yaptıktan sonra servisi beklemeye dışarı çıktım. Kulaklığımı taktım, müziğin sesini açtım. Gökyüzündeki bulutları saymaya başladım. Beyaz aslında şeffaf ve sadece gazdan oluşuyorlardı. Hafiftiler ama ağır gibi görüntüleri vardı. O sırada servisim geldi ve okulda doğru gitmeye başladık. Okula vardığımızda herkes bir yere toplanmıştı. Yanlarına gittiğimde Mert bir konuşma yapıyordu. ‘’Evet arkadaşlar. 16 yaşında olarak artık çocuk değiliz. Ama bazılarımız hala çocuk kalmış galiba.’’ Dedi ve dün çektiği benim çocuk treninde resmimi herkese gösterdi. ‘’Ama tebrik ediyoruz Mina, en azından gülmemize sebep oluyorsun.’’
