Sıcak kumlu sahillerden soğuk okyanus sularına kadar uzanan bir hikaye.
Lübnan / Beyrut
Beyrut.. Her sokağı buram-buram tarih kokan muhteşem şehir.. Büyüleyici ve nefes kesen manzaraları olan baş döndürücü şehir.. Akdenizin parlak incisi, parlaklığıyla göz kamaştıran şehir.. Efsanelerin beşiği olmuş bu efsanevi şehir..
Yıllar evvel Lübnan Osmanlı imparatorluğunun uçsuz - bucaksız olan topraklarının bir parçasıymış. Lübnan osmanlıların Akdenizdeki hakimiyyetini korumak için çok mühim bir bölgeymiş. En önemli liman şehirlerden biri - Beyrut da bu bölgedeydi. Beyrut Akdenizin en parlak incisi, osmanlı hazinesini safir taşıymış. Beyrutun denizi mavinin en güzel tonlarını kalbinde barındırırmış. Koynunda yüzlerle gemi yüzermiş. Limanına tonlarla yük getirilirmiş. Ahalisi sıcakkanlı ve de çok misafirpervermiş.
Beyrutun en fakir mahallesinde bir balıkçı ve onun hasta ve yaşlı annesi yaşarmış. Ahkaf adlı bu gencin küçük bir teknesi ve birde yaşadıkları bu gece kondusu varmış sadece. Her gece balık tutmak için denize açılır, rıskının bol olması için dua ederdi. Sonra tuttuğu balıkları Büyük pazarda satar annesinin tedavisi için harcardı tüm parasını. Biricik annesi için her şeyi yapıyordu. Sırf her sabah sesini duya bilmek için, beyazlamış ancak asla gül kokusunu kayb etmemiş saçlarını koklamak için. Canını dişine takıp yağmur, fırtına bilmeden açılırdı denize. Sabah olduğunda annesine kavuşmaktı Ahkafın tek duası.
Ahkaf yine fırtınalı bir gecede Beyrut limanından Akdenize açılmıştı. Fırtına o kadar şiddetliydi ki, dalgalar sanki bir dağ gibi küçük kayığın etrafını çevrelemişti. Ahkaf ilk başlarda korkmasa da fırtına giderek kuvvetlendikçe artık geri dönmesi gerektiğini anladı. Çünkü onun bekleyen annesi ve Beyrutun en güzel kızı, Tamarası vardı. Dalglarla savaşırken onların yüzleri bir an için bile olsa gözlerinin önünden gitmiyordu.
Dakikalar, saniyeler bir birini kovaladıkça rüzgar şiddetini artırıyor, dalgaları kuvvetlendiriyordu. Küçük kayık bir o yana bir bu yana sallandıkça Ahkaf bu beladan nasıl kurtula bileceğini düşünüyordu.
Sonra büyük bir dalga kıvrılarak küçük kayığı suya batırdı. Ahkaf zorla kendini suyun yüzeyine çıkara bildi. Ve kırılmış küçük bir tahta parçasına tutundu. Ancak dalgalar o kadar büyükdü ki onların gücü karşısında duramadı zavallı balıkçı. Kollarında takat kalmayınca tahta parçasına bile tutunamadı ve Akdenizin dibini boyladı.
-------------------------------
Okyanusun derinliklerinde fırtınalı havada eğlenmeyi seven deniz kızları yaşıyordu. Asırlardır saklandıkları derin mağaralardan yüzeye sadece fırtınalı havalarda çıkıyorlardı. Böylece insanlar onları rahatsız edemezdi.
Onlar bazen insan vücuduna bürünüp liman şehirlerde dolaşır, insanlarla tanışır ve onların yapa bildiklerini öğrenmeye çalışırlarmış. Bazen de kışın en karlı gecelerinde sahildeki kayalara kurulup uzun saçlarını tarar, dillere destan olmuş mükemmel sesleriyle şarkı söylerlermiş.
Denizlerin güzeli.. Jasmin. Deniz kızı ülkesinin göz bebeği. Işık saçan güzelliği. Deniz kızlarını hatta onların kraliçelerini - Dohayı bile kıskandıracak kadar güzel bir siren. Uzun saçları beyaz teniyle zıtlık oluşturacak kadar siyahtı. Gözleri Bağdat gecesi gibi kara, kaşları gerilmiş bir yay gibi çatıktı. Küçük kalkık burnuysa yüzüne çok yakışıyordu.
Fırtına gecesinden bir gün önce deniz ülkesinin yaşlı cadısı Dohanın sarayına gitmişti. Yanında inci bir kolye de götürmüştü. Kolyenin ucunda küçük safir taşı vardı. Cadı bu kolyeni Jasminin boynunda görüp ondan çalmıştı. Şimdi de en güzel deniz kabuğunu giyip inci kolyesiyle süslemişti gerdanını. Kraliçe Doha kadın içeriye girer-girmez gözlerini kolyeye dikmişti.
