YABANCI

138 1 3
                                        

Bir haftadır deadfog ormanında yürüyordum. Kahrolası yer isminin hakkını gerçekten veriyor.  Gece gündüz biraz bile azalmayan sis heryerdeydi.    Ne bir  patika nede bir kulübe bulabildim.  Etrafta   göğü kapayan yaşlı ağaçlar, yosunlu kayalardan başka birşey hala yoktu.  Boğazımdanda  bir kaç sincap  ve tavşandan başka birşey geçmedi.  Çok uzun zamandır  çiğ et yemek zorunda kalmamıştım. .  Bu yalnız olarak ilerlememin üçüncü günüydü ve üçgündür hiç uyumamıştım. Hiçbir şey olmasa yorgunluktan ölücektim. 

Ümidimin azaldığı sırada  kuzey yönünden  gelen köpek sesleri beni kendime getirdi. durup tekrar dinlediğimde evet doğru duyduğumu anladım sese doğru  temkinlice ilerlerlerken yüz metre sonunda  ormanın seyrekleşen  ağaçları  geniş bir vadiye açıldı.  sesler ortadaki   küçük bir kasabadan geliyordu. Güvenli  görünüyordu  en azından tekrar insan görmek  güzeldi.  burda bir  saat bile dinlensem kardı.  ama uyumadan önce bazı şeyleri öğrenmek zorundayım,  bunun için sonra vaktim kalmayabilirdi. 

Kasabanın şarap evine girdim. Herkes eğlenmesine bakıyordu. Bir grup barbar haylice donatılmış uzunca bir masada karşılıklı oturuyordu. Kimisi kıtlıktan çıkmış gibi  elindeki buttan derin bir ısırık  alıp attığı kahkalara mecburi  ara veriyor  kimide   kafasına diktiği sarabı içmekten çok     sakalını yıkayıp  bir yandanda etrafta gezinen yarı çıplak kölelerle  sevişiyordu. Beni fark etmediler bile,  bir kişi haricinde
O..
Barın diğer ucuna oturmuş , eski püskü  cübbesinin içinde  gözleri görünmüyordu, ama beni  izlediğini  hissediyordum. Elinde tapınak büyücülerininkine benzer,  bu köhne ortama çok yabancı parlak sarı bir asa vardı.

Bara oturdum. İhtiyar barmen  hiçbirşey  demeden  önüme bira dolu kupayı bıraktı gitti.
Şuanda ne kebnekaisa dağının bulutları delerek uzayan dorukları bu kupa kadar gözüme güzel gürünebilir,  ne de   zirvesındeyken gün batımında frost denizinin kıyaya vurup, birbirini  ardı ardına yiyen dalgalarını seyretmek ; içinde ki sallanan  birayı izlemekten daha  fazla hoşuma  gidebilirdi.
İçkim azalırken yorgunluğumunda azaldığını hissediyordum yada yorgunluğumu hissetmemeye başlamıştım , bilmiyorum. Barbarların gürültüsü içinde düşünmeye çalıştım.   Acaba  başarabilcek miydim¿ işler  istediğim  gibi gitmemişti. yalnızda kalmıştım. Ganimetim de azalıyordu.
Ve o keşişten aldığımız haritanın, en az yüzyıllık sararmış dokusu , parçalanmış kenarları, silinmiş mürekkebi ne kadar doğruysa ;  üzerinde gösterilen güvenli bölgelerde  o kadar  yanlış çıkmıştı.
Ayrıca  ters giden sanki başka birşey vardı¿  Daha büyük bir sorun...   Deathfog ormanında  bulunmaları hiçte normal olmayan bir düzine  karanlığın askeri, aniden ağaçların arasından  belirip  doğrudan bize saldırmıştı. Heryeri kaplan sis yüzünden  sadece  bana saldıranlara karşı koyup öldürebilmiştim. Herşey çok hızlı gelişip  bittiğinde ise yanımda kalan son savaşçımıda  gözleri açık olarak yerde yatarken bulmuştum.  Dahada  kötüsü biraz ilerisinde ki   rehperimi de o bildiği bir kaç küçük ilizyon numarası anlaşılan bu sefer kurtaramamıştı. Benim hatamdı! Onları dinlememeliydim kestirme olan  yerler asla güvenli değildir.

Peki karanlığın lanetlenmiş askerleri neden ordaydılar¿   Büyük savaştan sonra sindikleri yer altı dünyasından önemli bir şey olmadıkça çıkmadıkları , ikinci bir savaş için güç  topladıkları ve en ufak bir fireyi bile vermek istemedikleri bilinirdi. Hatta  bir yüzyıldır süren bu barış dönemi içinde insanlık ; köylerinde  çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşmış olanların çocukluğunda dinlediği masallardan yada gezginlerin anlattıkları hikayeleden daha fazlasını bilmeden huzur içinde yaşlanmış, hiçbir katliama şahit olmadan ellerine  bir kılıç bile almadan hayatını geçirip ölmüş olanları dahi kapsayacak kadar uzun zaman geçirmişti.
Fakat yıllar sonra aslında herşeyin bitmediğini farkeden bir grup insanla  son bir  amaç uğruna çıktıgımız ve sır gibi saklayıp basit olacağını düşündüğümüz bu görevde  yalnız kalmamada sebep olanlar yine çoğunun ilk kez karşılaştığı bu karanlığın  askerleri olmuştu.
Hayalet gibi gezindikleri,  varlığından şüphe bile edildikleri  bu çağda , yola çıktığımızın üçüncü gününde  olmuştu herşey...  Acaba öğrenmişler miydi?  Yoksa olanlar kötü bir tesadüfmüydü..
   Bütün bunları düşünürken büyük bir gürültüyle irkildim!.  Ahşap bar kapısı tek darbede ikiye bölünmüş halde parçalanmıştı..  Gölge şovalye! ve arkasında karanlıkgece şovalyeleri, Hepside bana bakıyordu!

Barbarlar: en güçlü insan ırkı olarak biliniler, bir efsaneye göre herkülün soyundan gelmiş ve zamanla çoğalmışlardır. Aptal, kas yıgını savaş makinanaları. Öfke kontrolleri yoktur. Birkeresinde bir tanesinin silahsız olarak, dag trolunun üstüne atladiginı ve tirmanarak ağzıyla bogazını parcaladıgını görmüştüm, sadece aksam yemegi olan kuzuyu yedigi icindi.
Bu korkusuzluk, öfke ve güc yuzyıllar oncesindede insanligın karanliga ve farklı ırklara karşı olan savaşında herzaman bir bodyguard gibi kullanılmıştı. Tek zaafları eglenmeye ve ickiye düskün olmalarıydı. Tam da şu anda parçlanmış kapıları bölünmüş eglencelerini birbiriyle çarpıyordu.. Barbarların bu durumda karşilarında bir tanrı bile olsa saldıracaklarindan emindim. Ama emin oldugum başka birsey daha vardı , benim için gelmişlerdi.

Birkac saniyelik boşluğu degerlendirip hafifce cüpbeli yabancının olduğu tarafa doğru baktım... Yoktu! Lanet olası! Tam da tahmin ettigim gibi..

-HIAAA!!

Sessizlik bir barbarın kucagındaki köleyi atıp tıkabasa et ve şarapla dolu olan masadan sapladığı baltayı çekip fırlatmasıyla bozuldu. Yaklaşık otuz santim genişliğinde bir buçuk metre boyunda ucu düz girintili çıkıntılı taş benzeri kılıcını bir kalkan gibi yere koyup arkasında siper aldı.  Havada dönerek uçan balta, kayaya çarpan bir bıçak gibi geri sekti.. Bir milimetre bile durusunu bozmadı bu darbe!  Söylentilerin hakkını durduğu yerde vermişti.. "Eger bir shadow knightla karşılaşırsan yapman gereken en iyi şey kaçmaktır evlat" diyen ve herseyi çok bilen ihtiyar blacksmith demircilerinin sözleri kulağımda çınlıyordu.
Shadow knight siper aldigi kılıcın arkasin yavaşca doğruldu ve üç metrelik bir demir yığını oldugunu tekrardan herkese gösterdi.
Barbarların umrunda olmasada, benim umrumdaydı. Fiziksel etkilerden hic yok denecek kadar az etkilendigi açıkca belli olmuştu. Önümde kestirebildigim iki seçenek var. Ya barbarlarında destegini yakalamışken onlarla savaşacaktım yada birazdan çıkacak arbedenin karışıklığıyla kaçacaktim.
İçeri girdiğimde yaşli barmenin korüdorun sonundan gözden kaybolup kısa bir süre sonra elinde şeytangözü otlarıyla geri geldigini farketmişdim, bunlar sadece çok tazeyken kullanilabilirler. Ezilip suyu içkilere damlatılırsa bir damlasi bile bir fıçı dolusu biranin alkol etkisini iki katina cikarabildigini biliyordum. Muhtemelen korüdorun sonunda bunları yetişdirdiği gizli bir bahcesi vardı en azindan bahçe olmasa bile orda güneş gören biyer olduğu kesin, ordan dışarı çıkabilirim. Bütün bunlari düşünmem iki saniyemi almiştı ve üzerime yaklaşan cismi farketmemle son buldu.

Devasa taş kılıç üzerime gelirken ayıldım. Ne kadar çok içtigimin ve yorgun olmamın bir önemi varsada artik yoktu. Atlayıp yerde yuvarlandıktan sonra büyük bir gürültüyle arkamda parçalanan ahşap ve camların sesleri içinde  yavasca doğrulup kabzasını tuttuğum kılıcımı bir hışımla çektim.
Gözlerimin önüne düşen uzun, yaglı,kirli saçlarımın arasindan ona bakiyordum.. Pis sakalim, morarmis göz altlarım, kurumuş kan lekeleriyle dolu hafif bir ruzgarda uçacakmış gibi duran paramparça üstüm,  pençe izlerinin üstünü kapamış yeni yaralarim, kötü bataklik kokusu ve kendinden emin bakan gözlerimle hiç de iyi izlenim bırakacak bir yabancı gibi görünmüyordum..

EPİKStories to obsess over. Discover now