Hangi gün olduğuna dair hiçbir
fikrimin olmadığı, kendime hergün kadar yabancı bulduğum güne kapkaranlık ve ürkütücü bir sessizliğe sahip odamda uyandım.
Zavallılığın en diplerinde hissettiğim, ağlamaktan gözlerimin devasa bir uçan balondan farksız kaldığı dün
gecenin ardından bu sabaha etrafımı görebilmek için ışık aramakla başladım.
Odamın karanlığı beni
uzaydaki karadelikler gibi içine
çekiyor ve bilinmezliğe yelken
açtırıyordu.
Elimle etrafımı kabaca yokladım ve hergün odamın farklı bölümlerinde konumlanan masa lambamı-odamdaki tek ışık kaynağını- buldum.
Etrafın aniden aydınlanması gözlerimi acıtmış, kırpıştırmama sebep olmuştu. Ben siyahın kızıydım sonuçta. Işığı ne kadar sevebilirdim ki.
Her zamanki gibi siyahlarıma bürünerek odamdan gereksiz bir hışımla çıktım. Her daim böyle yaptığım için annem pek de umursamamış, kahvaltıyı hazırlamaya devam etmişti.
Annemle babam ayrılalı henüz iki ay olmuştu.Bu olayın üzerine annem daha çok üstüme düşmeye, beni her konuda sıkmaya başlamıştı. Bu durum bunalmama neden oluyordu.
Annemin kahvaltı için bağırışlarını ardımda bırakarak kapıdan dışarı çıktım.
Kulaklıklarımı taktım ve dünyadan kendimi soyutlayarak bisikletime bindim. Tertemiz havadan ciğerlerime kocaman bir nefes çektim. Bu belki de dünyanın en güzel şeyiydi.
Pedalları hızla çevirerek okulun yolunu tuttum. Hızı ve rüzgarı ,rüzgarın soğukluğunu seviyordum.
Hızlı gittiğim için okula her zaman erken varırdım. Bugün de o günlerden farksızdı. Ve maalesef bugün nefret ettiğim sınıf arkadaşlarımla lunaparka gidecektik. Bu dünyada en son istediğim şeylerden biriydi.
Gün Dünya'nın hızı kadar hızlı evrenin hızı kadar yavaş geçmiş ve artık nefret ettiğim sahte gülüşlerin yankılandığı lunaparka gitme zamanı gelmişti.
Bunu yapmak beni zorluyor, nefesimin kesilmesine sebebiyet veriyordu. Çünkü orası devasa bir yalandı. Dünya yalanının üstüne "eğlence" adı altında kurgulanmış bir yalan.
Ama gitmek zorundaydım yoksa sınıfımdan iyice soyutlanmış, annemden dünyanın en büyük azarlarından birini işitmiş olarak hayatıma devam edecektim.
Ruh halimin onları bu kadar etkilemesi saçmaydı. Ben böyleydim. Kendi girdabında boğulan,asosyal bir zavallıydım.
Üstelik insanlara hiçbir katkım da yoktu. Belki iyilik buydu ya da sosyal olmak. Bilemiyorum çünkü ikisine de sahip değilim.
Bana sonsuz yavaşlıkta gelen yolculuğumuz sonunda lunaparka varmıştık. Lunapark fazla büyüktü.
Beni ürkütmüş, adrenalin hormonumun artmasına neden olmuştu. Bu kadar etkilenmem saçmaydı.
Girip etrafta bolca somurtup aptal arkadaşlarımın peşinde takılıp geri çıkacaktım. Evet, sadece bu olacaktı.
Sınıf arkadaşlarımın çılgın çığlık ve abartılı gülüşleriyle lunaparka giriş yaptık.
Lunaparka girdiğimde etraftaki curcuna başımı döndürmüştü. Yavaşça etrafımı süzdüm ve gözlerim tek bir şeyde takılı kaldı. Hız treni!
Hızı seviyordum. Çünkü hızın yarattığı rüzgar sanki ruhumu bedenimin derinliklerine itiyor, ruhum ve bedenim bütünleşiyordu.
Sürüden ayrılıp gişelere ilerledim. Biletimi hızlıca aldım ve koşar adım trene yöneldim. Adrenalin hormonum yine artmıştı ana bu seferki saçma değildi.
Trendeki yerimi aldım ve heyecanımı bastırmaya çalıştım.
Tren gittikçe hızlanıyor, rüzgar kumral saçlarımı geriye sertçe itiyordu.
Yüzüm iyice gerilmişti. Kendimi korkunç hissediyordum. Artık dayanamayacaktım. Tahmin edemediğim kadar yüksek bir desibelde çığlık atmıştım tam en yükseğe ulaştığımızda.
Rahatlamıştım. Yüzüme hafif bir gülümseme yayıldı önce. Sonra gözlerimi sakince kapadım. Mutluydum. Hız,rüzgar,ben. Muhteşem üçlü de diyebilirdik.
Ama sonra sanki bir şeyler ters gitmeye başlamıştı. Ruhum sanki bedenime doğru değil de depresif beynimin üst kısmına doğru hareket ediyordu.
Rüzgarın sertçe alttan esmesi imkansızdı. Yüzüm yeniden gerildi. Rüzgar bacaklarıma doğru o kadar sert esiyordu ki bedenim ağaçtan düşen bir yaprak gibi titriyor, savruluyordu.
Saniyeler geçtikçe yeryüzüne daha çok yaklaşıyordum. Hiçbir kasım çalışmıyordu. Bedenim ve beynim kitlenmiş, kendini rüzgara bırakmıştı.
Bedenim yerle sertçe temas edince gözlerimi açtım. Kemiklerim organlarımı delip geçmiş, dudaklarımdan acının zavallı iniltisi çıkmıştı. Mekanik uğultular kulaklarımın çevresini sarmıştı.
Çığlıklar lunaparkın duvarlarına çarpıyor,etraf kıyameti andırıyordu. Gözlerim yavaş yavaş işlevsizleşmeye başlamıştı.
Gördüğüm dünya artık bulanıktı ve sadece kırmızı. Yoğun ve koyu bir kırmızı.
Duyu organlarımla dünyanın arasına smsiyah bir perde çekilmişti.
Tüm yaşadıklarım yanaklarımdan süzülen yaşlar gibi yavaş yavaş gözlerimin önünden geçerken zaman kavramının emin adımlarla benliğimden ayrıldığını her zerremde bir bıçak kadar keskin hissettim.
Artık bedenim ve ruhum el ele tutuşmayı bırakmışlardı. Bedenim yeraltına girmek istiyor,ruhum uzayın derinliklerinde yolculuğa çıkmak istiyordu.
İkisinin arasındaki ince ip çoktan kopmuştu.
Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
YOU ARE READING
Tinuvel
Fantasy"Tüm yaşadıklarım yanaklarımdan süzülen yaşlar gibi yavaş yavaş gözlerimin önünden geçerken zaman kavramının emin adımlarla benliğimden ayrıldığını her zerremde bir bıçak kadar keskin hissettim."
