Kendi deyimiyle sabahın körüne kurduğu çalar saatin şiddetli ve gürültülü sesiyle gözlerini açtı, yavaşça doğruldu yatağında. Haftanın son gününde, hafta içi erken yattığı saatlere nispet edercesine oldukça geç sayılabilecek bir saatte yatmasından dolayı tam olarak alamadığı uykusunun getirdiği sersemlikle bir süre boş bakışlarla etrafa göz gezdirdi. Zorlukla açabildiği göz kapakları hala direniyordu uyanmamak için. Alışık olduğu üzere yine bir pazartesi sabahı uykusunu alamamıştı. Bu durum onu gün içinde pek etkilemezdi yalnız. Sabahları bir kaç bardak çay ya da kahve içtiği zaman etrafta ondan dinci bulunmazdı neredeyse. Enerjisini tüm gün muhafaza edebilen yapısı vardı ve sabahları "Günaydın" dediğiniz Sinan ile akşamları "İyi akşamlar" dediğiniz Sinan arasında onun halinden anlayabileceğiniz belirgin bir fark yoktu.
Odanın penceresi ile perdesinin arasında kalan boşluktan içeriye süzülen aydınlık, sabah olduğunu ve hazırlanıp çıkması gerektiğini işaret ediyordu. Her sabah uyandığında ilk iş olarak yaptığı üzere yatağının yanında bitişik halde bulunan komodinin üstündeki hala çalmakta olan saate baktı ve çevik bir hareketle saati susturdu, ardından perdeyi hızlı bir şekilde yarısına dek açtı. Bütün odaya dolan ve pencerenin karşı cephesindeki şampanya rengi duvara belirli belirsiz yansıyan güneşle birlikte kamaşan gözlerini ovuşturdu. Açılmamak için direnen göz kapakları da yavaş yavaş açılmaya başlamıştı. Üzerindeki yorganı açarak yerdeki halının üzerinde duran, ayakları üşümesin diye aldığı içi yünlü terlikleri ucundan parmak uçlarıyla giydi. Yatağının kenarında kollarını yavaşça geriye atarak, açabildiği kadar esnedi. Sabahları yaptığı bu rutin hareketler silsilesi kendisine, bir zanaatkârın severek yaptığı zanaatından aldığı hazzın, türlü tecrübelerle dolu bir paletten rengini almış fırça ile yüzünde yarattığı gülen maske tasviri gibi bir mutluluk veriyormuşçasına tebessüm etti. Aslında onu tebessüm ederken görmek hiç de zor değildi. Ufak şeylerde bile kendisinin hoşuna gidecek, sebepsiz tebessüm ettirecek ayrıntıları çok zorlanmadan keşfedebilen bir doğası vardı. Saatini susturması, perdeyi açması, gözlerini ovuşturması, terliklerini giymesi ardından kollarını geriye atarak esnemesi ve akabinde gelen rahatlama hissi, onun için tebessüme sebep ayrıntılardan yalnızca birkaçıydı.
Terliklerini tamamen giyerek yatağından kalktı, elini yüzünü yıkamak için lavaboya gitti. Aynada suretine baktığında hafta içi alışık olduğu düzene uyan stiline uzak, ifadesiz bir yüz duruyordu karşısında. Çünkü işi gereği gayet düzenli, saçları taralı, sakal tıraşı olunmuş ve kişisel bakımını aksatmadan yapmış olmaya alışıktı. Aynada gördüğüyse, siyah, düz ve orta uzunlukta saçları birbirine karışmış, gözleri alamadığı uykunun etkisiyle hala şiş, göz kapakları tam olarak açılmamış ve saçı gibi siyah sakalı da belirgin şekilde uzamış haliydi. Aslında kendisiyle gayet barışık olan Sinan bu bakımsız görüntüsü ile kendisini bağdaştıramamıştı ama yine de bu durum onda negatif etki yaratacak kadar önemli değildi. Bilakis aynada kendisine bakarken bir gülme isteği oluştu ve pazartesi olduğundan hafta sonu kendisine bakmamanın küçük çaplı cezasını çekecekti. Lavaboda hızlıca işlerini hallettikten sonra odasına geçip üstünü giyindi. Evde kahvaltı yapmayı sevmediği için ve bunu biraz da vakit kaybı olarak gördüğünden derhal evden çıkıp işe gitmek üzere yola koyuldu.
İşe giderken, özellikle havanın hiç olmadı üşütmeyecek kadar güzel olduğu zamanlar, yürümeyi tercih ederdi. Yağmurun hafiften çiselediği ya da lapa lapa kar yağarken bilhassa yağdıktan sonraki zamanlarda da yine yürümek onun için oldukça keyif vericiydi. Saçlarına düşen her su damlasında, avuçlarının içine düşüp ardından hemen eriyen her kar tanesinde ayrı bir mutluluk, huzur kaynağı vardı onun için. Daha derinden gelen duygularla hissedebilmeyi, hayatın keşmekeşliği içinde fark edemediği küçük detayların farkına varmayı hatırlatıyordu belki de. Pek dışa vurmadığı ama içinde tutmaya da gönlünün razı olmadığı sevgi, şefkat, nefret, hırs, öfke, heyecan, hüzün, kıskançlık gibi duygular en çok, böylesine duygulu bir anında ortaya çıkıverecekmiş oluyordu. Tıpkı dağların eteklerinden fışkırıp eski köy evlerinin arasındaki taşlı dar sokaklardan akarak derelere ulaşan kar suları misali onları yağan yağmurun ya da karın arasından muhatabına doğru haykıracakmış gibi çağlardı duyguları. Kimi zaman işlerinin yoğunluğu sebebiyle araya zamanın girip ihmal ettiği ailesini, arkadaşlarını hatırlamayı, onları aramayı, bu duyguların kaynağı gördüğü su damlalarının saçlarının ucundan akarak yine damlalar halinde düştüğü, kar tanelerininse yüzüne hafifçe dokunuşunu, ellerine düşüp eriyişini tüm ferahlığıyla hissettiği zamanlarda daha çok akıl ettiğinin farkındaydı. İnsan bir damla sudan vücut bulup ruh ile yoğrulan bir varlıktı nihayetinde. Teniyle buluşan her su damlasında, onu yaratanın her çeşidini kalbine koyduğu lakin kimi zaman dışa vurulmayan duyguların ortaya çıkması, bir özüne dönüştü aslında ve bu kimse için garip olmamalıydı, aksine tuzun suda çözülmesi kadar doğal atfedilmeliydi.
Mevsimlerden sonbahar, aylardan ise eylüldü. Hava güneşli olmasına rağmen sıcak değildi. Güneş bulutların ardındaydı ve her an kaybolup gidecekmiş, ortalığı karanlığa bürüyecekmiş gibi duruyordu. Tam da eylülün karakteristiğine göreydi her şey. Hava güneşli ve nispeten sıcak olur, sonra birdenbire yağmur yağar ve üşütüverirdi ince giyinmişleri. Bir süre sonra yine o iç ısıtan yüzünü gösteriverir ve terletirdi demin üşüyüverenleri. O gün de öyle oldu. Sinan sabahın sıcaklığına aldanmayıp yanına hırkasını almayı ihmal etmemişti.
Evinden çıkıp yola koyulduğunda hızlı adımlarla sokakları birer birer ardında bıraktı. Hızlı yürüdüğü ve bunu alışkanlık haline getirdiği için çevresine pek dikkat etmez, yürürken önüne bakar ve karşıdan gelen biri olduğunda kim olduğuna bakmak için de kafasını kaldırmazdı. Tanıdığı biriyse genelde zaten ilk olarak karşısından gelen kişi selam verirdi. Karşılıksız bırakmazdı bu selamları. Neşe ve sevgiyle dolu bir insan olmasına rağmen çok samimiyetinin olmadığı kişilerle konuşmayı pek tercih etmezdi. Ailesine, dostlarına, arkadaşlarına, gösterdiği ilgi alakayı çevresine göstermezdi. Bu yüzden de işe giderken mahalleli ile selamlaşması, muhabbet etmesi çok alışık olduğu bir durum değildi. Bazen bir merhaba, bazen de kolay gelsin yahut hayırlı işler tarzı basit sözcüklerle yanlarından geçip giderdi, mahallelinin verdiği cevapları da çoğu zaman duymazdı.
Çalıştığı şirket evine yakın olduğu için 15 dakikalık bir yürüyüş sonunda iş yerine vardı. Bekâr olduğu için elini kolunu bağlayabilecek, ortada taşınmasına engel olabilecek bir durum bulunmadığından, işine oldukça yakın, küçük ve genel hatlarıyla uygun bir evi kısa sürede bulup kiralamıştı. Eşyaları da kısa süre içinde bir önceki evinden getirmiş, taşıyamadığı fakat ihtiyaç duyacağı şeyleri de bir an önce edinmiş, bu konuda oldukça titiz davranmıştı. İhtiyacının olmayacağı bir eşyaya evinde yer işgal etme imkânı vermemişti. Taşındıktan bir müddet sonra da evine, eşyalarına, muhitine alışmıştı. Artık sanki yıllardır orada ikamet ediyormuş gibi hissediyordu ve alıştığı yerden kolay kopamayan birisi olduğu için zorunlu bir sebep olmadıkça buradan başka bir yere geçmeyi zaten uzun bir süre düşünmeyecekti.
Şirkete giriş yaptıktan sonra ofislerinin bulunduğu kata geldi ve iş arkadaşlarına son derece güler yüzlü şekilde tek tek "Günaydın" diyerek masasına geçti. Yan tarafında yakın arkadaşı Ender oturuyordu. Ender uzakta oturduğu ve servis kullandığı için kendisinden önce gelirdi şirkete. Kendisinden sonra geldiği zamanlar ise uyanamadığı ya da yetişemediği için servisi kaçırdığı anlamına gelirdi.
- Ender, günaydın.
- Günaydın abi, nasılsın?
- İyiyim abi sağ ol sen nasılsın?
- Her zamanki gibiyim işte ben de, standart.
- Aman abi Allah standardını bozmasın.
Sinan'ın cevabına ikisi de güldü ve kalkıp şirket içinde bulunan kafeye kahvaltı yapmaya gittiler.
Sinan Ender'i severdi, şirkette en çok onunla sohbet eder, vakit geçirir, çay kahve sigara molalarında, yemeklerde onunla takılır, ortak bir projede olduklarında samimiyetlerinden kaynaklı muhabbetlerinin etkisiyle daha bir şevkle sarılırlardı işe. Bazen hafta içi iş çıkışlarında Levent'teki kafelerde vakit geçirirler, arada da Ender'in kız arkadaşı Sedef eşlik ederdi ikisine. Sinan'ın bir sevgilisi olmadığı için kimi zaman Ender ve Sedef "Bul artık birini sen de Sinan, yalnızlık zor. İstersen biz aracı olalım ne dersin?" gibi sözlerle takılmadan edemiyorlardı kendisine. Sinan'ın cevabı "Kısmet bu işler." olurdu çoğu zaman. Çok bahsetmese de dilinin yandığı belli oluyordu bu konudan. Yoğurdu üfleyerek yeme vakti olduğunu düşünüyordu kim bilir. Ender'e dahi anlatmadığı şeyler vardı belli ki. "Kısmet" diyen birinin mutlaka acı bir hikâyesi vardır geçmişinde.
Kahvaltı tabakları ve çaylarıyla boş bir masaya geçtiler. Ender, Sinan'a nispeten daha konuşkan biri olduğu için hemen sordu;
- Anlat bakalım ne yaptın hafta sonu?
- Hatırlarsan izin kullanmayı düşünüyorum demiştim bir ara. İşte o 1 haftalık izin için planlar yapmaya uğraştım. Ama yapabildiğim tek şey gideceğim yönü seçmek oldu.
- Bak sen! Pekiyi nereye gitmeyi planlıyorsun bakalım? Neresiymiş o seçtiğin yön?
- Yurt dışına. Büyük ihtimalle de Balkan ülkeleri. Beni bilirsin, severim Balkan kültürünü, oraların bir parçasıymışım da oralardan İstanbul'a gelmişim gibi hissederim. Gitmeyi de çok istemişimdir hep. Ama ilk kez bu denli somut şekilde istiyorum gitmeyi. Bakalım artık, kısmet.
- Valla ne yalan söyleyeyim abi, ben de gelmek isterdim seninle. Ama Sedef var işte. İzin vermez.
Sinan, Ender'in bu küçük çaplı serzenişine gülerek;
- Sedef duymasın yalnız.
- Duysun abi ne olacak? Onunla iken kendimi mutludan ziyade sanki kısıtlanmış hissediyorum. Bir söz söylerken, bir adım atarken bir değil iki kez düşünüyorum. Tamam, seviyorum ama sanırım yavaş yavaş yıpranmaya başladım bu ilişkiden. İpleri başkasının elinde olan bir kukla gibi hissetmiyor değilim kimi zaman. Ama dur bakalım, ya o ipleri elime alacağım ya da tepem atacak sonra koparacağım o olacak.
- Böyle basit mi abi her şey, gerçi bekâra karı boşamak gibi oldu söylediklerim ama olsun. Fevri davranma. Kahvaltını da hızlı yap, geç kalmayalım. Akşam konuşuruz bunları, benim de sana anlatacaklarım var hem.
- Hangi konuda?
- Sabret biraz, öğrenirsin.
- Vay, kardeşime bak. Neyse sabırsızlanıyorum akşam için. Gideriz yine bir yerlere.
- Olur, hadi kalkalım.
- Bekle biraz abi, daha ben bitirmedim ki.
- Acele et!
Kahvaltı yaparken, hatta yemek adına herhangi bir etkinlik söz konusuyken Sinan çevresinden hafiften soyutluyordu kendisini. Dikkati daima muhatabında olmasına rağmen yine de yemeğe dalıp etrafında konuşulanlara kulak asmadığı oluyordu bazen. Belirgin bir düşkünlüğü vardı yemeklere. Kendisi de seviyordu yapmasını, özellikle vakti olduğunda sanat icra ediyormuşçasına mutfakta ustalık sergilediği oluyordu. Değme ustalara taş çıkartırcasına güzeldi de yaptığı yemekler. Arkadaşlarını evine davet ettiğinde alçak gönüllülüğünü elden bırakmadan övgüleri toplamayı da ihmal etmiyordu. Hatta sırf bu sebepten arkadaşlarının Sinan'da toplanalım dediği bile oluyordu ve gururla kabul ediyordu.
İkisi de kahvaltılarını bitirip tekrar ofislerindeki yerlerine geçti. Yoğun ve yorucu bir haftanın ilk günü, çoğu insanın bir sendrom haline getirdiği pazartesi başlamıştı her ikisi için de. Gün boyu kâh iş kâh tatil konuşarak aralarda çaylarını kahvelerini alıp Ender'in sigara molalarında muhabbet ederek mesailerini tamamladılar. Günlük işlerini tamamlayıp çıkmak üzere olan Ender seslendi;
- Hadi Sinan, çıkalım.
- Geliyorum.
Ender'in aklı hem Sedef'te hem de Sinan'ın anlatacaklarında idi. Merakla Sinan'ın gelmesini ve bir an önce bir mekâna gidip konuşmaya başlamasını bekliyordu. Telefonla Sedef'i arayarak bu akşam Sinan'la takılacağını söyledi, bir nevi tatlı izin almış oldu. Sinan'ın aklı ise iş giriş çıkışında ara sıra denk geldiği ve içten içe beğendiği birisindeydi. Acaba tekrar denk gelir mi düşüncesiyle yavaş hareket edip çıkış zamanını denk getirmeye çalışıyordu. Bu durumu işyerinden herhangi kimseye anlatmayı değil, hissettirmeyi dahi düşünmemişti. Duyulmasını istemediği için temkinli davranıyordu. Fakat içinde tutamadığı şeyler vardı belli ki. Bir noktadan sonra, insan paylaşmak isterdi, dolup taşardı içindekiler, sığmazdı kalbine sonsuz derinlikte de olsa, dökülürdü dudaklarından, harf harf, kelime kelime toplanırdı tekrar, ya şiire dönüşürdü sahibinin kaleminden ya da bir dosta anlatılacak kelama. O da en yakın dostu olan Ender'e dökecekti içini. Kime anlatabilirdi ki başka?
Hırkasını giyip çıkmak için merdivenlere yöneldi. Ender ve başka birimden arkadaşları Oğuz bekliyordu onu basamaklarda. "Hadi abi neredesin?" diye söylendiler. Sinan, koridorda gözleri sanki bir çift göz ararcasına hafifçe etrafı süzerek yanlarına geldi, muhabbet ederek çıktılar iş yerinden. Bugün görememişti onu. "Kısmet" dedi içinden.
Gün içinde belirledikleri kafeye doğru yola koyuldular. Sinan gibi iş yerine yakın bir mesafede oturan Oğuz'un evine kadar üçü birlikte yürüdü. Yorgun olduğunu, evde biraz yatıp dinleneceğini ve pazartesi mutsuzluğunu film izleyip öyle üzerinden atmaya çalışacağını söyleyerek Sinan ve Ender'den bugünlük onu affetmelerini istedi. Pek itiraz etmediler. "Yarın görüşürüz" deyip ayrıldılar Oğuz'dan. 10 dakikalık bir yürüyüşten sonra kafeye vardılar. Göz ucuyla bir yer seçip oturdular. Siparişlerini vermeyi ihmal etmediler, biri demli iki çay. Ender sabırsız bir eda ile hemen muhabbete girdi;
- Anlat bakalım, sabah bahsettiğin, akşam anlatırım dediğin şey ne?
- Dur bir gelsin çaylarımız öyle.
- Çatlatacaksın illa adamı değil mi?
"Çatlamazsın, sabırlı ol biraz" diyerek güldü Sinan. "Hah, çaylarımız da geldi işte." Tepsideki çaylardan demli olanı kendi önüne çekti ve masanın üzerinde bulunan şeker kâsesinden iki tane alıp çayının içine attı, usulca karıştırmaya başladı. Ender'in sinirleneceğini bildiği halde ağırdan alıyordu. Bir yudum aldı çayından ve o ince, yumuşak ses tonu, kelimelerin dudaklarından tane tane çıktığı, söylemek istediğini net bir şekilde ifade eden üslubuyla konuşmaya başladı.
- Çay da güzelmiş yalnız, bu saatte bile tazesini yapıyorlar, helal olsun valla.
- Sinan!
- Tamam tamam sinirlenme anlatıyorum.
Çayından bir iki yudum daha aldıktan sonra tekrar konuşmaya başladı;
- Şirkette biri var, çok sık olmasa da arada sırada girişlerde ve çıkışlarda denk geliyorum. Öyle belli ederek bakmamaya çalışıyorum ama bazen elimde olmadan gözlerim kayıyor. Düz, siyah ve uzun saçlarına odaklanıyorum bakınca da, yürürken öyle ahenkli savruluyor ki saçları, annesinin salladığı salıncağa binmiş çocuk neşesi sarıyor içimi. Bilinçli şekilde gözlerine bakmaya cesaret edemedim ama hiç. Sadece tesadüfen bir iki kez göz göze geldik, o da saniye sürmedi. O an içimden merhaba demek geldi ama hiç tanımadığım bir insana nasıl merhaba diyeyim? Hadi dedim diyelim, ya sonra? Ne diyecektim ki kıza? Sabahları olmuyor ama akşamları acaba denk gelir mi yine düşüncesiyle çıkışımı ona göre ayarlamaya başladım. Birkaç kez de başardım. Günün yorgunluğu filan hak getire onu görünce. Bir kez de gülüşüne denk geldim, Allah her insana bir cennet verseydi, benimki o olurdu inan. İşin özeti abi, ben bu kızdan hoşlanıyorum galiba. Adını dahi bilmediğim, ona tek kelime etmediğim kızdan hoşlanıyorum.
"Vay vay vay!" diye heyecanla haykırdı Ender. Sinan'dan böyle şeyler duyacağını tahmin etmiyordu. Heyecanına şaşkınlığı da ekleniyordu o konuştukça. Çayını bırakıp konuşmaya başladı.
- Sinan beyimize bak sen, ne yere bakan yürek yakanmışsın sen öyle. Biz Sedef ile sana birilerini düşünürken sen kendi kısmetinin hatlarını kendin çizmeye başlamışsın. Ne zamandan beri var bu peki kız? Ama ben bile anlamadım ya yanındayken, bravo sana!
- İlk ne zaman gördüm hatırlamıyorum ama farkına varmam iki haftadan fazla oluyor. O zamandan beri onu görmeyi istiyorum her ertesi gününde kalp çarpıntımın.
- Yine yazdın ayaküstü, senin ruhun şair be. Şiirden de anlıyorsa bu kız, olur bu iş ha!
- Gözleri zaten güzel olduğuna emin olduğun ama okuyamadığın bir şiir gibi, saçlarının her teli tek tek o şiirin sonsuz mısraları adeta.
- Bunları bana değil, ismi meçhul hanımefendiye anlat, anlat da görsün kimin kendisinden hoşlandığını.
- Ah bir anlatabilsem...
Deminki o heyecanı, gözlerindeki parıltı, bitmesine yakın sönmeye yüz tutan mum gibi azaldı bu derinden yükselen ahla birlikte. Mumun alevini yükseltmek ise Ender'e düşüyordu dostunun bu geçici umutsuzluğu karşısında. Teselli edici bir ses tonu ile:
- Anlatırsın abi, kısmetinde varsa olur. Dur bakalım, biraz daha zaman geçsin, sen kendinden, duygularından emin ol, bir hâl çaresine bakarız elbet. En olmadı gider yüz yüze konuşursun, anlatırsın hissettiklerini, benim gibi geveze olmasan da ağzı laf yapan birisin, hatta romantik laf yapan birisin, etkilersin, hiç merak etme.
"İnşallah" dedi, "İnşallah, kısmetimde olmayanın gönlünün peşinde perişan eylemesin de Rab, varsın istemesin.". Bir bardak çaya bir yudum hikâye gibi hoşlandığı kıza hissettiklerini bir çırpıda sığdırmıştı. Ender ise arkadaşını dinlerken dikkat kesildiği için çayı buz gibi olmuştu yarısında. Çayının son yudumunu da çekti ve bir çay daha söylemek için garsona işaret etti.
Çaylar tazelendiğinde muhabbeti de tazelenmişti iki arkadaşın. Sinan, hoşlandığı kız hakkında konuştu, Ender dinledi. Ender, Sedef'le olan ilişkisini ve gidişatını, sabah kahvaltı sırasında ucundan değindiği sorunlarını anlattı, Sinan dinledi. Tecrübeli sayılmasa da kendince tavsiyelerini verdi. Ender de aynı şekilde kendince neler yapıp neler yapmaması gerektiğini, hoşlandığı kız ile ilgili nasıl bir yol izlemesinin daha iyi olacağını anlattı Sinan'a. Başı dertsiz olan Sinan'ın da bir derdi vardı artık. Vardı ama bu derdini Ender ile paylaştıkça derdine çare ummanın, uyanınca yüzüne çarpılan soğuk suyun verdiği ferahlık gibi rahatlattığını hissediyordu konuşurken. Hayatında duygularını paylaşabileceği kişiler var olmasına vardı ama Ender'in yeri ayrıydı onun için. Saat 11'i gösterene dek konuştular. Hesabı ödeyip kalktılar ve Ender'i evine gitmesi için otobüs duraklarına kadar sohbet ede ede yürüdüler. Biraz da yarınki işleri hakkında konuştular, gönül mevzuları uzundu çünkü onu bir akşama, bir geceye sığdırmak imkânsızdı. Ender ile durakta ayrıldıktan sonra evine doğru yürümeye başladı. Aklındaysa hâlâ o vardı, saçlarının her teline bir mısra yazılacak, gözlerinin baktığı yere ateş düşecek, bir yangının külünü yeniden alevlendirecek kız.
Açık olan dış kapıdan, içeri doğru yürüdü. Anahtarını aradı ceplerinde, pantolonunun sol cebinden çıkarıp kapıyı açtı. Odasına geçti ve üstünü değiştirdi. Yorgun olmadığı zamanlarda yatmadan müzik dinlemeyi sevdiği için, kasetçalara çocukluğunun en sevdiği sanatçılarından bir albümün kasetini yerleştirdi. Şarkı çalmaya başladığında, sırtüstü yatağına uzandı ve odasının beyaz tavanında, sinema perdesinde oynayan film misali düşlerini oynatmaya başladı. Hayal kuruyordu, o çok beğendiği kızla olan hayalleriyle rengârenk boyuyordu tavanını. Yüzünde, babası istediği oyuncağı almış bir çocuğun mutluluğu gibi bir mutluluk vardı ve gülümsüyordu. Öyle hareketsiz, masumane ve içten gülümsüyordu ki, karşısında bir insanın hareketsiz kalması, karşılık vermemesi mümkün görünmezdi pek. Birden yatağının solundaki komodinin üzerinden konsola uzandı ve orada duran defteri aldı. Komodinin çekmecesinden de bir kalem çıkardı, defterin yazılmamış son sayfasını açtı ve o kızı düşlerken gelen ilhamla aklına düşen şu sözleri deftere not etti; "Göz bebeğinden ruhuna süzülen güneş, gülüşünde gökkuşağı sanki." Gülüşünü unutmamıştı belli ki. Defteri ve kalemi tekrar yerine koyup kaldığı yerden hayal kurmaya devam etti. Düşleri tavanda film şeridi gibi akıp gittikçe düşüncelere dalmaya, uykusu gelmeye başladı. Her ne kadar bu hayallerin onu uyutması zor olsa da yarın işe gidecekti. Bu düşüncelerle birlikte uykuya daldı, kasetçalarını kapatmayı unutmuştu. Çoğu zaman da unuturdu.
Odası çok küçük sayılmazdı ama istediği eşyaya elini uzattığında ulaşabilme dürtüsü eşyalarının daha çok odasında toplanmasına, haliyle de odanın küçük gözükmesine neden oluyordu. Yatağını özellikle pencere tarafına çekmişti ki evde kalıp, yatağından dışarı çıkmayı canının pek istemediği vakitler, bilhassa akşam saatlerinde sokakta yürüyen insanların kimi zaman telaşlı kimi zaman dingin hayat koşuşturmacalarını kahvesi eşliğinde izleyebilsin. Yatağının hemen yanında iki çekmecesi olan, üstünde çoğu zaman yatmadan önce birkaç sayfasını okuduğu kitapların, erken uyandığı zamanlar işe gitmeden önce içtiği çay ya da kahveden kalan kirli bardak ya da fincanın bulunduğu, yatak yüksekliğine denk boyda bir komodin vardı. Çekmecelerinde ıvır zıvır dediği şeyler bulunurdu. Yatağın ucundaysa, zamanında bir hevesle aldığı fakat sonraları vakit bulamamak sebebiyle, ama kendine itiraf ettiği haliyle hevesinin geçmesi sebebiyle artık çalmadığı, kutusunun içinde klasik gitar vardı. Odanın girişinde, sağında giysilerinin olduğu, neredeyse duvarı kaplayan genişçe bir dolap vardı ve içi şık giyinmeyi, alışverişi seven birisi olduğu için kışın ceketlerle, kalın gömleklerle, pantolonlarla, yazın rengârenk tişört ve gömleklerle doluydu. Giysi dolabı ile yatağın arasını neredeyse dolduran koyu kahverengi bir sehpa ve üzerine çeşitli eşyalarını koyduğu, eve taşınırken orada olan fakat klasik ama çok eski olmayan görüntüsünden dolayı atmadığı, ceviz ağacından yapılma, aynası olmayan, duvara dayalı bir konsol vardı. Üzerinde sevdiği sanatçıların itinayla yan yana dizilmiş kasetleriyle birlikte bir kasetçalar, odanın tavanındaki göz yoran lambadan dolayı gece yatarken kitap okuyabilmek için aldığı portatif bir lamba ve duygusal olarak yoğun olduğu zamanlarda hislerini satırlara döktüğü, bazı sayfalarda tek mısraların bazılarındaysa isimsiz mektupların olduğu bir defter bulunmaktaydı. Konsolun olduğu duvarda, ona aile evini hatırlatırcasına bir klasiklikte analog duvar saati ve saatin altında yapraklı bir duvar takvimi mevcuttu. Bazen takvimin zamana yetişemediği, birkaç gün geriden takip ettiği olurdu. Yine geç kalmıştı, takvim üç gün öncesini, cumayı gösteriyordu. Sinan yapraklarını koparmayı unutmuştu. Konsolun tam karşısındaki, odanın girişinin solunda kalan duvarda ise mini sayılabilecek büyüklükte bir kitaplık vardı. İki rafın bulunduğu kitaplığın üst rafında seçme dünya klasikleri, alt rafında ise daha güncel romanlar vardı. Kitaplığın üstündeyse, bir yol kenarı satıcısından denk gelerek aldığı, orijinalini çok sevmekle birlikte taklidine sahip olmanın bile mutluluk verdiği Norveçli ressam Edvard Munch'ün meşhur Çığlık tablosu bulunuyordu. Tablodaki çığlık atan karakterin bizzat kendisini temsil ettiğini anlatırdı soranlara, "Sessiz bir çığlık bu!" derdi.
