One Day

84 6 3
                                        

   Elleri cebinde, gözleri yerdeki taşları takip eden genç adam yavaş adımlarla evine yürürken bir an durup başını kaldırdı. Ufukta kendi kızıllığında boğulan güneşin yarattığı manzara öylesine büyüleyiciydi ki çökmek üzere olan karanlıkla ilgili tüm korkular da onunla birlikte boğuyordu. Yeniden yavaş adımlarla son ışık kırıntılarını da yok etmeye kararlı ateş topunu izleyerek yürümeye başladı, ancak o an gördüğü kızıl suyu da beraberinde götürerek ufukta batan güneş değil de hayatında bundan daha güzel bir şey görmemişçesine manzarayı izleyen sevgilisinin yüzüydü. Daha doğrusu yanında olsa izleyecek olan sevgilisinin yüzü... Yolun sonundaki sahil evinden izlediğine emin olduğu sevgilisinin yüzü... Bir an önce onu görmek, ona dokunmak, onu sarmak istese de adımları gereğinden fazla yavaştı, şu anda şehir merkezindeki evlerinde olmaları gerekirken nedensizce sahil evlerine kaçan sevgilisinin peşinden gitmek onu korkutuyordu. Daha önce de sebepsiz olduğunu düşündüğü kaçışlar yaşamışlardı ancak zamanla hiçbirinin sebepsiz olmadığını öğrenmişti, er ya da geç genç kadın ona açılıyordu. Bütün bu kaçışların genç adama öğrettiği bir diğer şeyse zaman geçmeden ona ulaşması gerektiğiydi. Sevgilisi geçen zamanla birlikte daha da kırılıyor, ona söylemese de önemsenmediğini düşünmeye başlıyordu. Oysa önemsiyordu, hem de o kadar çok önemsiyordu ki her seferinde muhtemelen küçük bir yanlış anlaşılma ya da kırgınlık olduğunu bile bile kalbinin bir köşesinde yeşermeye başlayan korku tohumu onu çıldırtacak kadar büyüyor, zihnini ele geçiriyor ve aklının bir köşesinde yüz farklı ayrılık senaryosu yazmaya başlamasına sebep oluyordu. Bazen senaryolar kendisine o kadar gerçekçi geliyordu ki nefes alamayacakmış gibi hissediyor, havayı vakumlarcasına içine çekerken kendini aksine inandırmaya çalışıyordu. Böyle anlarda ölecekmiş gibi hissetse de adım atmaya devam etmeyi öğrenmişti birkaç kaçısın ardından, yavaş da olsa ona doğru ilerlemeyi öğrenmişti. Zaman ya da tecrübe korkularını yatıştırmamıştı, hala zihninin bir köşesinde yüz farklı ayrılık senaryosu yazılmaya devam ediyordu ancak vakit buldukça okuduğu kitaplar gibi bunların da gerçek olmadığını kendine kabul ettirmişti. Birbirlerini seviyorlardı ve bunu ikisi de biliyordu, bundan daha önemli bir şey yoktu ve tüm problemlerini buna dayanarak çözebilirlerdi, biliyordu. Biliyordu, ancak kalbinin bir köşesinde bu anları bekleyen şeytan kulağına bittiklerini fısıldamaya devam ediyordu, adımlarını yavaşlatan da buydu.

   Derin bir nefes alıp bahçe kapısını açarak içeri girdi, gözleri pencereden gelen ışıkla aydınlanması gereken bahçede dolaşırken bu gece sadece ay ışığıyla aydınlanan ağaçlar ve toprak, aradığı şeyin burada olduğuna dair herhangi bir işaret vermiyordu. Yine de mesaj atmamış olsaydı bile burada olduğunu söyleyebilirdi, varlığını adeta ruhunun derinliklerinde hissedebiliyordu. Sanki aralarındaki ince bir bağ onları birbirine bağlıyordu. Aşırı romantik ruhuna buruk bir gülümseme verdikten sonra evin kapısına doğru ilerledi. Adımları normalden daha sessiz ve yavaştı, ışıkları kapalı evin tek anlamı genç kadının uyuması olabilirdi. Kapıyı yavaşça açıp içeri girerken ayakkabısını sessizce çıkarıp kapının hemen yanındaki vestiyere yerleştirdi, ayakkabılar ses çıkarmayacak olsalardı bile bu eve ayakkabıyla girmek yasaktı. Kapıyı dikkatli bir biçimde sessizce kapattıktan sonra parmak uçlarında yatak odasına yöneldi, şehirdeki evlerinde dış kapıya en uzak ve en geniş odayı yatak odası yapan genç kadın, sahil evlerinde denize baktığı için kapıya en yakın olan odayı seçmişti. Salonun karşısında olması umurunda değildi, küçük olması da öyle... Yeni bir oda tasarladı, haliyle de yeni bir ev... Duvarlar yıkıldı, oda genişletildi, bir duvar boydan boya giysi dolabı yapıldı. Evin her yeri toz topraktı, genç kadının üzerindeki giysiler de öyle... Ama o umursamamıştı; "Deniz, kum, güneş ve sen..." demişti, ona göre bu dört kelime her şeyi anlatıyordu. Anlatmıştı da aslında, o da anlamıştı.

One DayWhere stories live. Discover now