Fırtına Öncesi

171 16 1
                                        


Kılıcını, çıplak vücuduna saplamıştı piç kurusunun ve rüzgar esiyordu. Kılıç, vücuttan çıkarken kana boyadı gökyüzünü ve hava kararmaya yüz tutmuştu. Kendini savunmakta aciz olan ihtişamlı piç kurusu, kaçmaya çalışıyordu. Kılıç art arda iniyordu çıplak vücuduna ve artık kan içinde yüzmeye başlamıştı. Her yer kızıla bulanmıştı hatta ağaçlar ve nehir kan kusuyor gibi parlıyordu. Tüm gücünü göstermeye çalışıyordu gece ve savaş daha yeni başlamıştı. Dağların arkasına kaçmaya çalışıyordu, kan içinde kalmış aciz ve korkak güneş ve artık böbürlenerek parlamayı da bırakmıştı. Kendini beğenmişliğin cezasıydı bu ve ben kendini beğenmişlerden nefret ediyordum.

Yakamozlar hem akıyor hem de akmıyor gibi görünüyordu nehrin yüzeyinde ve aslında bu bir mesajdı. Güneşin asla ölmeyeceğini ve geri döneceğini söylüyordu, geceyi yöneten Aydedeye ve bu küstahlığını karanlıkta kalmakla ödeyecekti. Yinede umursamıyordu sadâkatini kanıtlayan nehir, güneş pes edene kadar tüm ihtişamını korumaya çalışıyordu. Güneş kaçmayı başardıktan sonra savunmasız kalacaktı ve ister istemez Aydedenin ihtişamlı görünmesi için çabalayacaktı. İkiyüzlü bir nehir, kendini beğenmiş, aciz ve korkak bir güneş ve tabi ki güneşin zayıflığından faydalanan fırsatçı bir Aydede. Bu bir gün batımıydı yani en azından görünen buydu ama benim gördüğüm anlamsız bir savaştan başka bir şey değildi. Zaten savaşlar hep anlamsızdır.

Bay Frank neden gelmedi bilmiyordum. Normalde her gün burda oturup gün batımı izlerdik ama onun yokluğunda daha net düşünebiliyordum. Aslında düşünmemi özellikle istiyor gibi hep aptalca şeylerden bahsediyordu. Bay Frank'ın sevmediğim tek bir özelliği vardı, ben var olanın ötesindeki her şeyi görmek istiyordum o ise sadece görmek istediğini görüyordu. Tüm insanlar sadece görmek istediklerini görüyordu. Tüm insanlar geri zekalı ve aptaldılar ve onlardan nefret ediyordum. Evet, onlardan nefret ediyordum.

Vadinin en yüksek tepesindeki en yüksek taşın üstünde öylece oturmuş ormana bakıyordum ve buz gibi gece rüzgarı zafer çığlıkları atarak yüzüme çarpıyordu. Aydede zaferinin duyulduğundan emin olmayı isteyecek kadar kibirliydi. Gözümü kapattım ve ağaçların temiz kokusunu derin bir solukla içime çektim. Savaştan çıkan gökyüzünün altında, titreyen ağaçları ve çırpınan dallarını, dalgalanan çimleri ve kibirli ay dedeyi ve ona destek çıkan kendini beğenmiş yıldızları seyrediyordum ve rüzgar işin içine heyecan katıyordu.

Bu seyir kısa sürmek zorundaydı çünkü dışarıda kalan hayvanları ahıra sokmam gerekiyordu. O iğrenç kokulu canlılar gece olmadan önce ahıra girmek zorundaydılar ve bunlar çok aptal canlılar oldukları için onları yönlendirmem falan gerekiyordu. Gerekli olan şeylerden nefret ediyordum. Yapmak zorunda olduğum şeylerden daha çok nefret ediyordum. Ama en çokta bu saçmalıktan nefret ediyordum. Aslında buda bir saçmalıktı ama her ne ise işte hepsinden nefret ediyordum.

Hayvanların yanına gittiğimde köpekler havlamaya başladı, işlerini ancak patronlarını görünce yapan bu köpeklerden de nefret ettiğimi fark ettim. Sonra tüm hayvanlara bağırdım. Evet, hepsine bağırdım. Bağırdım çünkü onlara kimin patron olduğunu hatırlatmam gerekiyordu. Bağırdım çünkü itaat etmelerini istiyordum. Onlara bağırdım çünkü onlar ancak bundan anlayan aciz, beyinsiz, aşağılık, pis ve iğrenç canlılardı. Onlara bağırıyordum ve onlar bana itaat ediyordu çünkü başka çareleri yoktu. Güçlü olanı bariz bir şekilde ortaya çıkarma yöntemiydi bu ve ben lanet olası tüm hayvanlardan nefret ediyordum. Onları ahıra sokmaya çalışırken kendimi ordu çavuşu gibi falan hissetmek gerçekten çok boktan diye düşündüm.

Bir yıl öncesine kadar orduya katılmak en büyük hayallerimden biriydi. Kendimi vadinin yamacından zırhlı bir atın üstünde dörtnala gelirken görebiliyordum, üzerimde parlayan harika bir zırh olacaktı ve elimde, öldürdüğüm güçsüz insanların kanlarıyla kıpkırmızı parlayan kılıcımı tutuyor olacaktım. Gerçekten harika bir şey olduğunu sanıyordum. Aslında benim hayalim gerçekten harikaydı ama bu günlerde ordunun çok güçsüz düştüğü konuşuluyordu. Hatta Bay Frank'a göre ordu, genç ölmek isteyen aptal insanların katılmak isteyeceği bir yere dönüşmüştü. Bende öyle düşünüyordum ve ölmek için gerçekten çok gençtim.

UnbrokenHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin