Demek geldin dostum. Hızlıca anlatacağım ve sorun varsa sona sakla. Başlıyorum..
Biliyorsun, Manisa'ya dönmek için genelde treni kullanırım. Geçen hafta yine trenle dönerken, çok garip bir şey oldu.
Sabırsızlanma dostum anlatıyorum işte...
İkinci vagonda E34 numaralı koltukta oturuyordum. Yolculuk 2 saat civarı sürüyor bilirsin. Ben de çok sıkılmıştım. Ksenophon'un Sokrates'ten anılar adlı kitabımı çıkardım, tam okumaya başlayacaktım ki hemen önümdeki koltukta eşiyle beraber oturan tonton bir dede, eşyalarını yerleştirirken yardımcı olabilir misin ? diye sordu.
Çok yardımseverimdir bilirsin. Ben de bütün eşyalarını tepedeki bölmeye yerleştirdim. Bu iyiliğimin karşılığı bana, yol boyunca soyulmuş mandalina ve avuç dolusu kuruyemiş olarak geri döndü tabi. Canlarım benim.
Kitaba öyle dalmıştım ki, kafamı kaldırdığımda, onları dışardan bana el sallarken gördüm. Benden bir istasyon önce inmişlerdi. Bir sonraki istasyonda ben inecektim.
Tam inmek için hazırlıklara başlamıştım ki gözüm onların oturduğu koltuğun altındaki parlak bir nesneye takıldı. Bu mor renkli bir taş ile bezenmiş, kullanılmaktan aşınmış gibi duran eski bir kolyeydi. Ama gerçekten çok eski görünüyordu. Uzanmaya çalıştım alamadım. Elimde kitabım, onların oturduğu koltuğa geçip, kolyeye uzandım. Mor taşa dokunduğum an, kolyeden çıkan parlak bir ışık gözlerimi aldı. Bir anda gözümün önünde bir sürü tanıdık sima belirdi. Einstein, Platon, Kant, Hitler, JFK Kennedy, Da Vinci, Vlad Tepeş, Turgut Özal, Kanuni... Sonra hoop diye karanlığın ortasına düştüm.
Nerede olduğumu bilmiyordum. Tek bildiğim, artık trende olmadığımdı.
Sonra gözlerim karanlığa alışınca, geniş bir odada olduğumu farkettim.
Odanın ortasında ise sandalyede oturmuş kendi kendine konuşan (zira, etrafında kimse yoktu.) bir adam gördüm. Üzerindeki kıyafetleri çıkarmış ve bir kenara koymuştu. Biraz daha yaklaştığımda bu adamın göbeğiyle konuştuğu izlenimine kapıldım. Zira onu okşuyor, seviyor ve anlamadığım bir dilde birşeyler söylüyordu.
Ardından olduğu yerde doğruldu ve bana arkası dönükken öyle değil mi Daimon ? dedi.
Titredim ve konuşamadım ilk başta tabi. Konuşmaya ancak çıplak adam ayağa kalkıp üzerime yürüdüğünde başlayabildim. Yüzü tanıdık gelmişti ama bir türlü çıkartamıyorum.
Nerede görmüştüm ben bu yüzü ? Bir heykel miydi ?
Sonra aklıma geldi ismi. Sokrates !! diye bağırdım karanlığa aldırmaksızın. Adam gülerek üzerime doğru yürümeye devam etti. Aramızda birkaç metre kaldığında durdu ve Nasılsın Daimon ? dedi. Hala anlayamamıştım. Benim bildiğim, Daimon melek demekti.
Sokrates beni melek mi sanmıştı ?
Sen yokken ben de göbeğimle tartışıyordum. Gerçi biraz zorluyor beni ama senin kadar değil. Gel... Otur şöyle dedi ve sandalyesini gösterdi.
Gösterdiği yere oturduğumda yüzünde bir gülümseme oluştu ve konuşmasına devam etti ;
Uzun süre oldu Daimon. Bir yıl mı ? Bilemedim. Hiç uğramadın yanıma. Aynı bilgileri tekrar edip durdum ben de Atina sokaklarında. Sonunda gençler sıkıldı benden. Umarım yeni bilgilerin vardır. Çünkü bilgiye çok açım... dedi Sokrates. Hala hiçbir şey anlamış değildim. Her an duvarın arkasından elinde mikrofon tutan bir adamın gelip bana bunun bir kamera şakası olduğunu söylemesini bekliyordum. Ama uzunca bir süre beklememe rağmen kimse çıkmadı. Ben de en azından durumu anlayabilmek için Sokrates kılıklıya Beni kandırmayı bırak dostum. Böyle şakalarla kaybedecek vaktim yok. Treni kaçıracağım. Lütfen tren istasyonunun yerini söyle bir an önce dedim. Ama adam anlamsızca yüzüme bakıyordu hala. Sonra anlamış gibi bir gülümseme belirdi yüzünde. Tam ben de sevinmeye başlayacaktım ki söyledikleriyle umutsuzluğa düşürdü yine beni.
Doğru söylüyorsun bir bakıma. İnsanların şakalarla kaybedecek vakti yoktur. Çünkü hayat şakaya alınacak bir şey değil. Mesela bir komutan işini şakaya alacak olursa, ordusu bozguna uğrar. Aynı şekilde bir usta işini şakaya alırsa, yani ciddiyetsizce yapı inşa ederse, o yapı birgün çöker ve insanlar altında ölür. Birden yüzünde kocaman bir gülücük açtı Sokrates'in. Sonra sevinçli bir şekilde, sandalyesinin yanına bıraktığı kıyafetini giyerek zaten açık olan kapıdan fırladığı gibi sokağa attı kendini.
Ben de yaşadıklarımın etkisinden kurtulmakla uğraşıyordum. Biraz olsun kendime geldiğimde, kapıya doğru yürüdüm ve güneşin yeni yeni doğmaya başladığı soğuk sokağa adımımı attım. Bu kadarı da fazlaydı ama. Böyle bir dekor yapacak kadar ileri gitmiş olamazlardı diye düşünmeden edemedim sokağı görünce.
Bir yandan bu şakayı tertip edenlere sövüyor bir yandan da kollarımı birbirine dolayıp ısınmaya çalışıyordum. Çünkü hava gerçekten soğuktu. Sabahın taze havasını içime doldurduktan sonra Sokrates'in gittiği yöne doğru yürümeye başladım. Uzun bir arayıştan sonra onu bir meyve satıcısıyla konuşurken buldum;
Sence bir işi şakayla karışık yapmak, işin erbabı için iyi sonuçlar mı yoksa kötü sonuçlar mı doğurur Thesiades ?
Bilmem ki Sokrates. İyi bir sonuç doğ... diyecekken araya girdim. Satıcı üzerimdeki kıyafetlere şaşırmış olacak ki ağzı yarı açık bir şekilde bana bakmaya başladı. Satıcının şaşkınlığına aldırmadan Sokrates'e,
Sokrates evime nasıl döneceğim ? Lütfen yardımcı ol bana. Bırak artık şu eşek şakasını. dedim ağlamaklı bir sesle. Sokrates güldü ve Yaşlı Daimon da ilk geldiğinde bana bu soruyu sormuştu. Tabi ben de bilmiyordum. Bir süre düşündük durduk. Sonra ansızın kayboluverdi. Hiç iz bırakmadan. Bir daha geldiğinde ise dünyanın dönüşü ve ışık hızı gibi bir şeyler söyledi ama anlamadım. Tek anladığım ise geldikten ortalama 10 saat sonra kendi kendine geri gittiği. Yani senin de ortalama bir dokuz buçuk saatin var.
Duyduklarıma üzülsem mi sevinsem mi yoksa inanmasam mı bilememiştim. Dokuz buçuk saat daha o soğukta beklemek akıl kârı değildi. Ben de her nekadar inanmasam da tutunduğum küçük bir umutla beklemeye başladım. Neyse ki hava gittikçe ısınmıştı. Yoksa donarak ölecektim elin Teselya'larında.
Dokuz buçuk saat sonra ne mi oldu ?
Sokrates ile konuşmaya dalmıştık ki birden kolumda bir karıncalanma hissettim. Elimle yokladığımda gerçekten de karınca olduğunu gördüm. Tam kafasını ezip öldürecekken yine kendimi meşhur bilim adamları ve yöneticileri gördüğüm bir film sarmalının içinde buldum. 1 saniye geçmemişti ki trendeydim.
Yaşadığım macerada en ilginç olan da neydi biliyor musun sevgili okurum ?
Geri döndüğümde hala kendimi koltuğun altına eğilmiş bir halde bulmak..
Yol boyunca kendime gelemedim. Hatta günler boyunca. Unutmaya çalıştıkça aklıma kazanıyor hala. Koltuğun numarası bile.
E32
Bir daha da denemeye korktum dostum. Ama artık korkumu yenmeyi başardım.
Neden mi ?
Çünkü annemi kaybettim.
Bu acıyı tahmin edebilir misin ?
Nispeten.
İşte bu acı, bana ölüm ve diğer korkularla yüzleşme gücü veriyor.
Hem belki annemi de görürüz değil mi sevgili okurum ?
Ozaman hazırlan da gidelim.
İlginç bir on saat bizi bekliyor...
YOU ARE READING
M!SAF!R
Science FictionMerhaba, okurum... Nefes nefeseyim evet... Beni dinlemelisin! Çantanı hazırla hemen ! Bizi bekleyen bir tren var. Çabuk ol. Hadisene hızlı ol ! Cüzdanına gerek yok. Bugün bendensin. Fazla soru sorma, yeterince vaktimiz yok zira... Yolda anlatacağım...
