-25-
Emre Ankara'daki bir arkadaşını arayıp otobandaki arabayı alıp kiralandığı şirkete teslim etmesini istemişti. Arkadaşı da onu kırmamış isteğini yerine getirmek için onca yolu gelmiş, arabayı almış ve gitmişti. Emre ise, artık yeterince sakinleşmiş, canından çok sevdiği kardeşini alıp yollara düşmüştü. Yan koltukta hala ara ara düzensizleşen nefesiyle, gözlerini kapatmış Yağmur'una kavuşmayı bekleyen Yamaç'a baktı Emre.
Yeliz'in söylediklerinden sonra kendisini fazla suçlu hissediyordu. Her şeyi yanlış anlamış ve ortalığı karıştırmıştı. Yamaç'ın yanına geldiğinde ambulansın geldiğini ve kardeşine ilaç verip uyuşturduklarını gördüğünde fazlasıyla sinirlenmiş ve ortalığı ayağa kaldırmıştı. Yamaç, eskiden de sinir krizleri geçirirdi ve hastaneye kaldırıldığında verdikleri yatıştırıcıların kardeşini ne kadar sersemlettiğini çok iyi biliyordu.
Her yatıştırıcının etkisi günlerce sürer ve kardeşinin gözlerinin önündeki hissizliğini izlemek zorunda kalırdı. Yamaç da sevmiyordu bu ilaçları, uyumuş gibi hissediyor, gülemiyor, ağlayamıyordu. Ama işin en kötü tarafı yaşadığı acıları unutturmuyordu da bu ilaçlar, sadece verdiği aşırı tepkileri önlüyordu. Saldırgan bir hayvanı yatıştırmak gibi bir şeydi bu, Yamaç'ın etrafa saldırmasını, yıkmasını dökmesini engelliyordu güya...
Zamanında o kadar çok ilaç kullanmıştı ki geçirdiği son krizlerde bağışıklık kazanmaya başladığı için ilaç etki etmemişti. İlaç etki etmediğindeyse çok daha zor zamanlar geçirmiş, sakinleşmeye çalışırken çok acılar çekmişti.
Belki de anneannesi bu yüzden karışmıyordu hiçbir şeye. Torunun çektiği acılara, ağlama krizlerine, gecelerce kabuslar görerek, feryat ederek uyanmalarına, ilaçlar alıp günlerce boş boş bakmalarına şahit olmuştu.
Kimseye bulaşmamasını, zarar görmemesini, intikam almamasını istiyordu ama torunun huzur bulacağı düşüncesi yatıştırıyordu kadını. Eğer torunu intikam alıp rahatladığında, huzurlu olursa diye "Yapma!" demiyordu ona. Biliyordu, biricik torunu onu kıramazdı ve onu dinlerdi. Ama nasıl huzurlu olacaksa öyle yapmalıydı. Zaten görüyordu kadın, Yamaç'ı ayakta tutan, güçlü kılan şeyin intikam duygusu olduğunu.
İstanbul'a geldiklerinden beri çok daha iyi görüyordu torununu ve biraz da bu yüzden dönmesini istemiş, inat edip onunla konuşmamıştı. Torununu bu şehirde hayata bağlayan bir şey olduğunu biliyordu ama bunun aşk olduğundan bir haberdi yaşlı kadın.
Evet, kendine itiraf edemese de uzun zamandır Yamaç'ı hayata sıkı sıkıya bağlayan şey ela gözlü, kömür karası saçları olan, ufak tefek bir kızdı. Çok değer verdiği intikam fikrinden vazgeçmesini sağlayan kişiden, zarar vermekten, üzmekten korktuğu bu kızdan kaçmıştı Yamaç. Ama her şeyi, intikamı, kardeşi bildiği Emre'yi, anneannesini, o kızı arkasında bırakmak çözüm değildi. Biraz yalnız kalırsa, uzaklaşırsa kafasını toparlayabileceğini düşünmüştü ama arkasında bıraktıklarından başka bir şey düşünememişti.
Çekip gittiğinde her şeyini kaybettiğini hissetmişti. Günlerce anneannesiyle, kardeşiyle konuşmamış, o kızdan haber alamamıştı.
Hayatta hiçbir şeyi kalmadığını hissettiğinde ayakları kırılmıştı genç adamın ve yine yerlere yığılmıştı. Ankara'ya geldiği günden beri perişan haldeydi genç adam. Ela renkli cennet çiçeğini kaybetmekten ölesiye korkarken, başka bir erkeğe baktığını bilmek, dokunmaya kıyamadığı kadına başkasının dokunduğunu bilmek son darbeyi vurmuştu ona.
Onun hala kendisini sevdiğini bilmek umut veriyordu adama, ama yokluğunda başkalarına tutunup, başkalarını sevebileceği ihtimali tüm umudunu buharlaştırmıştı adamın. Avuçlarındaki son güç taneleri parmaklarının arasından kayıp giderken, kaybettiği güç bir sinir krizini davet etmişti yerine. Tek çaresinin çok geç olmadan o kadına ulaşmak olduğunu düşünmüş ve kendini yollara atmıştı.
YOU ARE READING
ISLAK KELEBEK
RomanceIslak kelebek... Uçabilir... Ama yükselemez... Bir günlük ömrü dolmadan... Eninde sonunda... Yere düşecektir... Islak kelebek olmak birine bağlanmak ve ondan kopmak demektir... Bir gün uçmayı öğrenirsin... Ve uçamazsın... Çünkü kanatların ıslaktır...
