Henüz on sekiz yaşındaydım.
2016 yılının kavurucu bir yazıydı. Sakarya, sıcaktan ve nemden nefes alamaz hâldeydi. Yaşıtlarım yaz tatillerinde sokakları adımlarken benim günlerim sanayi bölgesindeki bir tekstil atölyesinde geçiyordu. Sabahın kör karanlığında çalardı çalar saat. Uykumu alamadan yataktan fırlar, üzerime dünden kalma kumaş kokulu tişörtümü geçirip yola koyulurdum.
Atölyenin kapısından içeri girdiğim an yüzüme çarpan hava hep aynıydı: Ağır, yapışkan bir sıcak, havada uçuşan pamuk tozları, sanayi tipi ütülerin buharı. Mesai başladığında makinelerin sesi yeri göğü inletirdi. Kumaş kesim masasının başında dururdum saatlerce. Parmaklarım ağır demir makasları tutmaktan nasır bağlamıştı. Dikiş bantlarından çıkan parçaları kontrol eder, istifler, devasa kumaş toplarını sırtlanıp tezgâhtan tezgâha taşırdım. Akşam olduğunda sırtım sızlar, bacaklarım zonklardı. İnsan terledikçe havada uçuşan o minik pamuk lifleri boynuna, kollarına yapışır, teni zımpara gibi yakardı.
Bu tekdüze, yıpratıcı hayatın içinde beni ayakta tutan tek bir sığınak vardı: Kitaplar.
Akşam atölyeden çıkınca doğruca odama kapanırdım. Yorgunluğumu ancak sayfaların arasına gömülerek unutabiliyordum. Özellikle korku, gerilim ve tekinsiz hikâyelere meraklıydım. Canavarların, karanlık ormanların, lanetli kasabaların anlatıldığı o gotik sayfalar bana gerçeğin soğukluğundan çok daha samimi gelirdi. Çünkü bilirdim; kitaplardaki canavarların belli kuralları vardı. Gerçek hayattaki insanların kuralsız kötülükleri ise sınır tanımazdı.
O günlerde internette yalnızca korku edebiyatı üzerine kurulmuş bir mesajlaşma grubuna katılmıştım. 2016 yılının teknolojisi bugünkü gibi kusursuz değildi. Avuç içinde çabucak ısınan, küçük ekranlı telefonlar kullanırdık. 4.5G şebekesi ülkeye henüz yeni gelmişti; bağlantı sık sık zayıflar, bazen mesajlar gecikirdi. WhatsApp pencereleri sadeydi; hikâyeler, süslü durumlar yoktu. Türkiye'nin dört bir yanından, geceleri uyumayan insanların kitap konuştuğu sakin bir gruptu burası. Atölyeden yorgun dönüp yatağa uzandığımda o ekrana sığınır, yazılanları sessizce okurdum.
5 Ağustos 2016 Cuma gecesiydi.
Yine öyle ağır bir mesainin ardından eve gelmiştim. Odamdaki eski, cılız vantilatörün karşısına geçtim. Odanın içi gündüzün sıcağını bırakmamıştı. Pencereyi ardına kadar açtım; dışarıdan kuru bir cırcır böceği sesi geliyordu. Telefonu elime aldım. Grupta hararetli bir tartışma dönüyordu. Konu, bir kitaptaki sadakat ve ihanet meselesinden açılmış, gerçek hayattaki ilişkilere sıçramıştı. Erkek üyelerden birkaçı dürüstlükten, vefadan, aşktan beylik laflar ediyordu.
Tam o sırada bildirim ekranıma bir mesaj düştü.
Yazılan cümle grubun havasını bir anda bıçak gibi kesti:
"Uğraşmayın boşuna. Ne kadar güzel cümleler kurarsanız kurun, hepiniz aynısınız. Maskeleriniz düşene kadar herkes dürüst. Biraz sıkışınca ilk arkanızı dönen siz olursunuz."
Mesajı atan profile baktım. Bir fotoğraf yoktu; karanlık, soyut bir siluet vardı sadece. Kimliğini ele verecek tek bir bilgi dahi koymamıştı. Ancak kurduğu cümlenin ardında öyle çıplak bir öfke, geçmişten kalma öyle derin bir hayal kırıklığı vardı ki kayıtsız kalamadım. Gençliğin getirdiği öfkeyle değil, gün boyu insanları sessizce izlemenin verdiği sakinlikle klavyeye dokundum:
"Herkesi aynı kefeye koyacak kadar yorulduysan, belki de sadece yanlış hikâyelerin sayfalarında fazla oyalanmışsındır. Herkes maske takmaz."
Grup bir anda sustu. Kimse araya girmedi. Aradan bir dakika bile geçmeden ekranın üstünde özel bir mesaj bildirimi belirdi.
Oydu.
CZYTASZ
Maviye Küsen Adam
Romans"İnsan bir şehre küsebilir, bir insana, hatta koca bir ömre küsebilir. Ama bir renge küsmek... Bunun nasıl bir delilik olduğunu yalnızca ruhu aynı yerden çatlamış olanlar anlar." 2016'nın kavurucu bir ağustos gecesinde, Sakarya'daki bir tekstil atöl...
