Beynin Kıvrımlarında Bir Saplantı

21 2 3
                                        


Zeynep için amfi bir sınıf değil, Hilal'in anatomi masasıydı; kendisi de o masada kesilmeyi bekleyen bir kadavra.



Ekim soğuğu yüksek pencerelerden içeri sızarken, Zeynep amfinin dördüncü sırasındaki her zamanki yerine oturdu. Bakışları, amfinin alt tarafındaki dev projeksiyon perdesinde ve hemen yanında, ışığın gölgesinde duran Hilal'deydi. Prof. Dr. Hilal Yelekçi... Zeynep bu ismi zihninde yüzlerce kez evirip çevirmişti. Bir insanın beynin en ince kılcal damarlarını, nöronların elektriksel sıçrayışlarını bu kadar soğukkanlılıkla anlatıp, kendi ruhunu nasıl bu kadar kusursuz bir sessizliğe göme bildiğini anlayamıyordu.
Veya anlıyordu; çünkü kendisi de o sessizliğin içinde boğuluyordu.
"Bugün limbik sistem üzerine konuşacağız," dedi Hilal. Sesi amfideki buz gibi havada pürüzsüzce yayıldı. "Duyguların, korkunun ve özellikle hafızanın merkezindeyiz. Amigdala..."
Hilal elindeki lazer işaretleyiciyi ekrandaki beynin enine kesitine doğrulttu. Kırmızı nokta, gri cevherin tam ortasındaki o küçük, badem şeklindeki yapının üzerinde durdu.
Zeynep derin bir nefes aldı. Gözleri kırmızı noktada değil, Hilal'in o noktayı tutan parmaklarındaydı. Uzun, esmer, ameliyat eldivenlerinin içinde neşteri ne kadar sabit tuttuğunu hayal edebildiği o kusursuz eller... Hilal ders anlatırken konuşmuyor, adeta beynin o karanlık labirentlerinde bir cerrah gibi yürüyordu.
"Amigdala," diye devam etti Hilal, sesi yorgundu ama bu yorgunluk ona keskin bir otorite katıyordu. "Tehditleri algılar. Tehdit algılandığında vücut 'savaş ya da kaç' tepkisi verir. Fakat bu yapı hasar görürse ne olur? İnsan korkuyu unutur. Ya da neye çekilmesi gerektiğini ayırt edemez hale gelir."
Sen benim amigdalamı piç ettin, diye düşündü Zeynep. Önündeki boş deftere tek bir not bile almamıştı. Defterin beyaz sayfası, Bebek'teki o devasa, ruhsuz ev gibi boştu. Annesi Funda'nın sahte gülüşleri, babası Emre'nin evi bir otel gibi kullanışı, Zeynep'in zihninde her gün kopan o hastalıklı zihninin fırtınası.. Hepsi bu amfinin kapısında, Hilal'in tek bir kelimesiyle yok olup gidiyordu. Hilal onun için tek sabitleyiciydi.
Hilal ders anlatırken kürsünün yanındaki termosuna uzandı. Porselen bardağa kahveyi doldurdu. Zeynep nefesini tuttu. İşte o an geliyordu.
Hilal kaşığı eline aldı. Saat yönünün tersine. Bir, iki, üç... Tam sekiz tur. Kaşığın porselene her çarpışında çıkan o tıkırtı, Zeynep'in omuriliğinden aşağı buz gibi bir ürperti düşürdü. Zeynep gözlerini kırpmadı. Hilal yorulmuştu; göz altlarındaki o hafif morluklar, her zamankinden daha az ve daha kısa cümleler kurması bunu gösteriyordu. Yorulduğunda bir insan nasıl bu kadar daha tehlikeli ve güzel görünebilirdi?
"Duygusal hafıza," dedi Hilal, bardağı masaya bırakırken. Bakışları bir anlığına amfide gezindi. "Beyin, acıyı ve hazzı aynı yollardan işler. Birine duyduğunuz o kontrolsüz çekim veya bir anıdan kaçamayışınız... Bunlar romantik şeyler değil. Sadece nörokimyasal bir tuzak."
Hilal bunu söylerken gözleri bir anlığına Zeynep'in olduğu tarafa kaydı. Zeynep o an kalbinin göğüs kafesini delip sıranın üzerine düşeceğini sandı. Hilal'in gözlerindeki o dipsiz, buzlu yeşillik... Bir nörolog olarak insanların zihnini okuyabildiğini iddia eden bu kadın, acaba Zeynep'in kafasının içindeki o çığlıkları duyuyor muydu? Zeynep'in onu her gün takip ettiğini, Kuruçeşme'deki o eski binanın önünde saatlerce nöbet tuttuğunu, Hilal'in adımlarını, nefes alıp verişini zihnine bir nöron haritası gibi kazıdığını biliyor muydu?
Dersin sonuna doğru Hilal zor bir vaka örneği sordu. Amfide derin bir sessizlik oldu. Kimse Profesör Yelekçi'nin o soğuk sorularına yanlış cevap verip rezil olmak istemiyordu.
Hilal hafifçe gülümsedi. O an gerçekleşti. Dudakları henüz tam hareket etmeden, sol yanağındaki o derin gamze belirdi.
Zeynep'in tırnakları ahşap sıraya battı. O gamze. O çukur, Zeynep'in düşmek için can attığı tek uçurumdu. Hilal'in birini ameliyat ederken, bir kesik atarken ya da bir insanın hayatını kurtarırken veya mahvederken.. o gamzenin orada belirip belirmediğini delicesine merak etti. O tebessümün arkasında insanı yakıp yıkan bir şey vardı ve Zeynep o ateşe dokunmak için can atıyordu.
"Bugünlük bu kadar," dedi Hilal, projeksiyonu kapatırken. "Haftaya prefrontal korteks üzerine çalışın."
Öğrenciler toparlanmaya başlarken Zeynep yerinden kıpırdamadı. Hilal deri çantasını topladı, ceketini giydi. Amfiden çıkarken adımları her zamanki gibi ritmik ve sakindi. Zeynep sadece onun arkasından bıraktığı o kokuyu takip etti: Soğuk hava, kahve ve tıp fakültesinin o steril kimyasal kokusu.
Zeynep sıraya yaslandı, gözlerini kapattı. Hilal onu bir gün kendi elleriyle masaya yatırıp beynini incelese, orada sadece tek bir isim görecekti.
Prof. Dr. Hilal Yelekçi.
Ve Zeynep, bu hastalığın iyileşmesini asla istemiyordu.

Öncelinle selam bu kurguyu gece 3'te yazmaya karar verip 2 hafta erteledim arkadaşım ile beyin fırtınası ile taslağını yazdık ama bence giriş bölümü yazmak çok üşendirici her neyse umarim begenirsiniz🧍🏼‍♀️🧍🏼‍♀️

Öncelinle selam bu kurguyu gece 3'te yazmaya karar verip 2 hafta erteledim arkadaşım ile beyin fırtınası ile taslağını yazdık ama bence giriş bölümü yazmak çok üşendirici her neyse umarim begenirsiniz🧍🏼‍♀️🧍🏼‍♀️

Oops! This image does not follow our content guidelines. To continue publishing, please remove it or upload a different image.
obsessedStories to obsess over. Discover now