1:

108 20 210
                                        

"Şimdi bir kutup var sana çeker beniBir kutup var senden öteyeBen onun için böyle ortalıklarda kaldımDağ yollarında, caddelerde, sokaklardaOnun için bulup bulup yitirdim seniHangi kapıyı çaldıysam sen açtın banaHangi gözümü yumduysam seni gördümZa...

Oops! Bu görüntü içerik kurallarımıza uymuyor. Yayımlamaya devam etmek için görüntüyü kaldırmayı ya da başka bir görüntü yüklemeyi deneyin.

"Şimdi bir kutup var sana çeker beni
Bir kutup var senden öteye
Ben onun için böyle ortalıklarda kaldım
Dağ yollarında, caddelerde, sokaklarda
Onun için bulup bulup yitirdim seni
Hangi kapıyı çaldıysam sen açtın bana
Hangi gözümü yumduysam seni gördüm
Zamandın, zamandan öte bir şeydin
Yıllarca bir meşale gibi yandın uzaklarda"
— Ümit Yaşar Oğuzcan / Sana Bir Tanrı Getirdim

𖤓

İçine çökmüş karanlık mıydı onu böyle kötü gösteren yoksa kötülük kavramının ağırlığı mıydı asıl ruhunu emip bitiren; ondan geride kalanların iskeletten farksız olmasını sağlayan?

Batu günlerdir uyuyamıyordu; hayır, bu onun her zamanki "ders çalışmayı son güne bıraktım" paniklerinden ya da Efe ile "gece Hogwarts koridorlarında gizlice gezme" ataklarından biri yüzünden değildi, bu sefer Batu'nun durumu gerçekten vahimdi.

Kendisini ilk defa bu kadar çaresiz hissediyordu fakat bu sefer konu kendisi bile değildi; aksine, içten içe nefret ettiğini düşündüğü biri kalbinin ritmini bozuyor, uykularını kaçırıyor, hatta karabasan gibi rüyalarına çöküyordu.

"Batu," dedi karşısında oturan Barış eline dokunup onu çekmesini hiç istemediği gerçekliğe sürüklerken. "Uyumadın mı yine sen?"

"Uyuyamadım."

Kahvaltı saatinde oldukları için Büyük Salon'u çatal bıçak sesleri dolduruyor, sabahın erken saatleri olmasına rağmen her masadan enerjik sesler yükseliyordu. Bu sesler bile rahatsız ediyordu Batu'yu, onun için kulağınızın dibinde vızıldayan sineğin verdiği rahatsızlıktan farklı değildi bu durum.

Batu son on üç gündür olduğu gibi yine zamanında uyanamamış; kahvaltının son dakikalarına yetişmek için yalnızca numaralı gözlüğünü takabilmiş —ayakkabısını giymeyi bile unutmuştu fakat kırmızı çoraplarından çok da utandığı söylenemezdi— yataktan fırladığı gibi buraya damlamıştı.

"Oğlum sana kaç gündür demiyor muyuz bir revire git diye? Şu haline bak, yürüyen ölü gibisin."

"Öyle demesene Barış," diye mırıldandığını duydu Efe'nin kırılgan bir sesle.

Kimsenin onu savunmasını istediği falan yoktu, ortada savunulacak bir durum da yoktu; Batu aynı Batu'ydu. Sadece daha fazla migren atağı geçiren, uykusuzluktan bayılmak isteyecek kadar çaresiz bir hâle bürünmüş versiyonuydu.

Bakışları gözlüğünün üzerinden sanki bu anı bekliyormuş gibi Büyük Salon'dan içeri giren bedene takıldı; her sabah olduğu gibi bugün de kıyafetlerini ütülediği, hepsinin nizami şekilde üzerine dökülmesinden belliydi; kolunun altına sıkıştırdığı eski deri kitap ve kendisinden emin, dik yürüyüşüyle sıradan bir günden farksız gözüküyordu.

purgatory silverstar; ozbatBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin