"Görüşürüz ablacığım, dikkat et."
Ali'nin arkasından seslenirken bir yandan da saatimi kontrol ediyordum. Otobüse yetişme şansım kalmamıştı. Artık geç kalacağım kesindi ama yürürsem okula daha hızlı varacağımı bildiğimden kulaklığımı takıp her zaman gittiğim kestirme yoldan yürümeye başladım. Artık bu zamanlama hesaplarını ezbere biliyordum çünkü çoğu sabah annem evde keyif kahvesini içerken Ali'yi okula bırakma işini bana kilitliyordu. Tıpkı diğer bütün işleri olduğu gibi.
Şikâyetçiyim diyemezdim gerçi. Ali benim bu hayatta en sevdiğim varlıktı. Yine de bu kadar yüke sahip olmadığım bir hayat nasıl olurdu diye merak etmekten alamıyordum kendimi.
Sınıfımdaki kızların neredeyse hepsini özel şoförlü arabaları bıraktığı için sıcaktan hiç etkilenmemiş düzgün saçları, yürümekten, bazen de koşmaktan yıpranmamış, kırışmamış muntazam kıyafetleri geldi gözümün önüne. Her ne kadar böyle şeyleri çok önemsemesem de onlarla karşılaştırdığımda kötü hissediyordum kendimi.
En başta bu lisede okumayı hiç istememiştim zaten. Annemin ısrarları, daha doğrusu babama yaptığı, yalan olduğu 50 metre öteden belli olan duygu sömürüleri olmasa bir dakika da kalmazdım bu lanet okulda.
Ali'yi okula bıraktığım her sabah yaşadığım, artık rutin olmuş hayat sorgulamalarıma ve kulaklığımda çalan müziğe iyice kapılıp gitmişken; artık iyice yaklaştığım okul bahçesine baktığımda gördüğüm boşluk dersin çoktan başladığı anlamına geliyordu.
Günün gidişatının pek de iyi olmayacağı şimdiden belliydi.
Matematik öğretmenimizin yani pek sevgili Celal Hoca'nın dünyaya geliş amacının karşısındaki kişiyi küçük düşürmek olduğunu düşünmüşümdür hep. Şansa bak ki bugün ilk ders de onun dersiydi.
Artık yürümek yetmeyeceğinden belki bir ihtimal sınıfa Celal Hoca'dan erken girebilirim umuduyla koşmaya başlamıştım. Üstüm başım iyice dağılacaktı ama şu an dert edebileceğim en son konu buydu.
Sınıf kapısına vardığımda nefes nefese kalmıştım. Üstelik çabam da boşunaydı çünkü hoca sınıfa çoktan girmişti. Biraz düzelmeyi beklesem daha iyi olurdu belki ama geçen her dakika aleyhime işliyordu. Zaman kaybetmeden kapıyı çalıp içeri girdim. Düzensiz nefeslerimin arasından zar zor "Pardon hocam." diyerek sırama oturdum. Hocanın gözüne daha fazla batmamak için kitabımı hızlı çıkarmaya çalışırken, tüylerimi diken diken eden o sesiyle:
"Yerine oturabileceğini söylemedim." dedi.
"Hocam, ben kardeşimi okula bıraktım da o yüzden geç kaldım. Çok pardon."
"Tamam da o senin sorunun."
Artık derse dönmesini umarken duyduğum cümleyle kafamı kaldırıp sınıfın saatini kontrol etme ihtiyacı hissettim. Sadece 4 dakika geç kalmıştım. Kendisi de yeni sınıfa girmiş olmalıydı. Belli ki uğraşacaktı benimle.
"Benim dersime böyle elini kolunu sallayarak giremezsin."
"Dersinize girebilmem için ne yapmam gerekiyor, hocam?"
"Önce o pardon kelimesini lügatından çıkarman gerekiyor. Şu anda Fransızca dersinde değiliz."
Daha fazla uzamasını istemediğim için yüzüne boş boş bakmakla yetindim. Dersine bayıldığımdan değildi ama hali hazırda çok devamsızlık yapan bir öğrenciydim. Dönemin başından zaten geldiğim bir derste yok yazılmak ileride sıkışmama sebep olurdu. Ama canım öğretmenimizin durmaya niyeti yok gibiydi.
"Çık dışarı."
"Niye ya?"
"Sen bana soru soramazsın! Çık dışarı."
YOU ARE READING
Denize Doğru| Teoden
Romance"Ev bir yer değil bir duygudur demiştin ya bana. Ev bir yer değil doğru. Ev sensin Deniz."
