Sunghoon POV-
Sonbahar mevsimlerindeydik, ekim aylarının sonlarıydı. Evde çok bunalmış hissettiğim için paltomu ve atkımı takıp evden çıkmak için hazırlanıyordum. Tabii ki kulaklığımı eksik etmiyordum, telefonumla birlikte kulaklığı paltomun cebine attım ve anahtarları alarak evden çıktım.
Boş sokaklarda amaçsızca yürüyordum, etrafa boş boş bakıyor ve ayaklarım nereye giderse oraya gidiyordum. Yürürken düşüncelerim susmak bilmiyordu bir türlü, aklım hep Heeseung ile doluydu. Son 3 aydır hiç tanımadığım bir yabancıya dönüşmüştü, neden böyle olmuştu anlamıyordum. Fakat Jake hayatına girdiğinden beri bambaşka bir insana dönüşmüştü sanki... Artık çok konuşmuyorduk, hep ilk yazan kişi ben oluyordum. O da yazıyordu tabii, o da aklına gelirsem.
Arkadaşlığımız yaklaşık 5 yıllık kadardı, son 3 yıldır ona aşıktım ama o bunu bilmiyordu, görmemişti. Belki de görmezden gelmişti, beni sevmek istemiyordu.
Sokaklarda amaçsızca dolaşırken onunla olan bütün anılarım gözlerimin önünden geçiyordu. Gülüşüp, birbirimizden başka kimsenin bize iyi gelmediği zamanlara kaydı aklım. Her defasında bana iltifat eder, beni utandırırdı, ara sıra şaka yapar, beni güldürürdü. Sinir bozucu birisiydi aynı zamanda ama o zamanlar bu çok hoşuma gidiyordu. Sürekli benimle uğraşır, benimle ilgilenirdi. Bana sözler verirdi, ama ben bu verdiği sözleri yerine getirmemesinden çok korkuyordum. Bu yüzden hayatımdaki insanların tutmayacağı sözler vermesinden nefret ederdim. Beni hiç bırakmayacağını, ilişkimizin hep süreceğini söylerdi. Aylar geçti ve o benim karşımda bir yabancıdan başka birisi değildi. Hani hiç değişmeyip beni hiç bırakmayacaktın, balım?
Sokakta dolaşırken her yaz gelip geceleri sabahlara kadar oturduğumuz sahile doğru gitti ayaklarım. Aslında gitmek istemiyordum çünkü bu canımı çok yakıyordu, bu iki yabancı içimde bir sızı yaratıyordu. Ama işte, kendimi durduramıyordum. İnatla o sahile gidiyordum, sahilin önüne geldiğimde olduğum yerde ellerim ceplerimde bir boş boş baktım.
Bir zamanlar güneşle birlikte gülüşümüzle ısıttığımız bu sahil bana şimdi çok yabancı ve ıssız geliyordu. Boğazımda bir yumru oluşmasına sebep olmuştu, kalbim hızla atarken boş bir his vardı içimde.
Ne zaman kötü hissetsek buraya geleceğimizi söylerdin, bazen birlikte dertleşirdik. Şimdi neredesin, balım?
Boş havaya ve sahile fısıldamıştım çaresiz bir özlemle. Onu o kadar çok özlüyordum ki onu beklerken anıların içinde kendimi boğduğumun farkına bile değildim. Onun geri dönmesini beklerken kendimi yıpratıyordum. O benim mutluluğumdu, o benim her şeyimdi. Tek dileğim o'ydu, hep o olmaya devam etti. Ondan ne yapsam vazgeçemiyordum.
Acaba o da beni bir kez olsun sevmiş midir diye düşünmeden edemiyordum. Düşüncelerimle boğuşurken ayaklarımı kumsala attım ve soğuk denize doğru yürüdüm. Her bir adım attığımda eski gülüşmelerimizin sesi kulaklarımda yankılanıyordu. Susturmaya çalışıyordum ama susmak bilmiyordu ki...
Denize doğru yaklaştığımda kuru kumsalın üzerinde durdum ve yere yavaşça yere çöküp kulaklığı çıkartıp kulağıma takarken telefonumu elime aldım. Daha önce birbirimize yapmış olduğum playlistte baktım, bütün şarkılar bizim içindi ve hepsi benim için çok özeldi. Fazlasıyla değerliydi ve benim için büyük bir anlam taşıyordu. Bizim için yapmış olduğum playlistti açmadım, o zamanlar gerçekten mutlu olduğumuz için yapmıştım. Şimdi ise ruhlarımız yavaş yavaş ayrılması üzerine ikimiz için farklı bir playlist yapmıştım, biraz daha duygusal ve anlamlıydı. Son zamanlarda çok fazla dinlediğim şarkılardan birisini açtım.
-Look after you.
Telefonla birlikte ellerimi ceplerime sokup denizin yüksek sesle çıkan dalgalarını izledim. Sözleri basit olsa da çok anlamlı bir şarkıydı aslında. Saniyeler dakikalara dönüşürken gözlerimin yandığını hissettim. Yavaşça başımı eğip titrek bir nefes aldım, al işte yine kendimi tutamıyordum. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum, dudaklarım soğuktan kurumuş, burnum ve yanaklarım ise kırmızı bir renge bürünmüştü. Gözlerim ise... Yavaş yavaş hafif bir kırmızılıkla birlikte cam gibi olmaya başlamıştı. Yavaştan gözlerim dolmaya başlamıştı, ağlamak istiyordum. İçimdeki Sunghoon yüksek sesle çığlık atarken ben dudaklarımı birbirine bastırdım ve ağlamamak için kendimi tuttum.
Fakat bunu başaramadım ve bir gözümde gözyaşı inci tanesi gibi yavaşça aşağı doğru süzüldü. Bununla birlikte diğer gözyaşlarım da döküldü, kendimi tutamayıp serbest bıraktım ve gözyaşlarımın dökülmesine izin verdim. Canım çok yanıyordu, en azından ağlarsam şimdilik biraz olsun geçeceğini düşünüyordum ama o his en kısa zamanda geri dönecekti. Midemde bir bulantı hissetmiştim, ağlarken bir elimi cebimden çıkararak gözyaşlarımı silmeye çalıştım. Aksine daha çok akmaya başlıyorlardı, kendimi sakinleştirmeye çalıştım ama elimde olmadan daha çok ağlıyordum. Sesim yavaş yavaş hıçkırıklar hâlinde çıkarken gözyaşlarım akmaya devam etti. Bu sefer kendimi serbest bırakarak ağlamama izin vermiştim.
Dakikalar saatlere geçerken gözyaşlarım dinmişti. Hepsi yanağımda kuru hâlde kalmış ve rahatsız edici bir his bırakmıştı, tabii ağlamak biraz olsun iyi hissettirmişti.
Saat geç olmaya, güneşin batışı bunun habercisiydi. Olduğum yerden yavaşça kalktım ve kumsalların üzerinde yürümeye başladım. Hava yavaş yavaş soğuğa bürünürken yanaklarımı atkıma boğup nefesimle yanaklarımı ve burnumu ısıtmaya çalışmıştım. Heeseung olsa şimdi sarılır, hepsi geçerdi, işte şimdi mümkün değildi. İmkânsız gibi geliyordu, zaten Jake varken neden beni umursasın ki, değil mi?
Sokakta bu sefer daha hızlı yürümeye başladım. Hava çok soğumaya başlamıştı ve bir an önce eve gidip yatağımın içine girmek istiyordum. Daha doğrusu o sıcacık yatağın altında Heeseung'a sarılarak uyumak istiyordum ya da telefonla onunla konuşmak. Şimdi nasılsından başka bir sohbetimiz yoktu. Şimdi ne hâllerdeyim bir bilsen, balım. Sensizlik en az birisinin ölümünü görmek kadar acıtıyor. Hani beni hiç bırakmayacaktın? Neden yaptın ki bunu bana...
Jake'ten ne farkım vardı, hep merak ediyordum şu 3 aydır. Benim ne eksiğim vardı? O benden daha mı güzeldi ya da o benden daha mı ilgili davranıyordu? Sen benim evindin, şimdi beni kendi evimden kovuyordun, Heeseung. O evin anahtarına başkası sahip artık, artık başkası huzurla yaşıyor orada. Tek sesler Jake'in ve senin gülüşme seslerindi. Neden yaptın bunu bana, balım?
Sonunda evimin kapısına varmıştım, hemen anahtarları çıkarmıştım fakat ellerim soğukta buz tuttuğu için anahtarı tutamıyordum bile. Zar zor anahtarı tutarken en sonunda kapıyı açmıştım ve evimin sıcaklığı yüzüme çarpmıştı fakat hiç de huzurlu gelmiyordu. Belki de şu an Heeseung ile uzanıp konuşuyor olabilirdik, uyuyor da olabilirdik. Benim için pek önemli değildi, yanımda olan kişi Heeseung olsun yetiyordu bana ama şimdi o bile yoktu. Benim evim şimdi çok boş geliyordu, benim evim sendin ve ben hiç istemediğim hâlde beni kapı dışarı ettin.
Çok yorgun hissediyordum kendimi, üzerime bir ağırlık çökmüştü sanki. Üzerimdeki paltoyu çıkararak çalışma masamın sandalyesinin üzerine koydum ve hemen kendimi sıcak yatağımın üzerine attım. Gözlerim yavaş yavaş ağırlaşırken yorganın içine girdim ve usulca uykuya dalmaya başladım.
İyi geceler, balım.
Aradan saatler geçti ve yavaşça uykumdan uyanmaya başlamıştım. Saat 00:15 geçiyordu ve ben yeni uyanıyordum. Gece olduğunu hiç fark etmemiştim aslında ama bu derin uyku biraz olsun bana iyi gelmişti. Yatağımdan doğrulup oturma pozisyonuna geçerken eğilip yatağımın yanındaki küçük sehpanın üzerinden telefonumu aldım ve gelen mesajlara bakmak için telefonumu açtım.
