Giriş

36 8 9
                                        


21 yıl önce...

Yağmur, ormanın ulu ağaçlarını döverken gökyüzü kurşuni bulutlarla örtülmüştü. İleri gelenlerin acımasız takibi nefeslerini enselerinde hissettirirken, Altan ıslak çalıları yararak ilerliyordu. Göğsüne sıkıca bastırdığı kundakta, her şeyden habersiz birkaç aylık bebeği derin bir uykudaydı.

"Daha hızlı, Altan," diye fısıldadı Maeve.

Yağmur, Maeve'in siyah saçlarını yüzüne yapıştırmıştı. Bir zamanlar kusursuz görünen kıyafetleri artık çamur içindeydi. Ancak orman yeşili gözlerindeki o dik bakışlı, kimseden çekinmeyen parıltı bir an bile sönmemişti.

"Peşimizdeler. Bu gece başlayacak. Kızımızı kurtarmak zorundayız."

Altan, boynuna iple geçirdiği o ince metal gözlüğünü eliyle düzeltip ıslak yüzündeki o her zamanki iyimser ifadesinden geriye sadece sarsılmaz bir kararlılık bırakmıştı. Sol yanağındaki gamzesi sertçe kasıldı.

"Tam burası."

Altan nefes nefese durdu.

"Çapa hâlâ burada. Onlar ne kadar uğraşırsa uğraşsın tamamen silemediler."

Ağaçların ardından, devasa taş duvarlarıyla yüzyılların yorgunluğunu taşıyan antik bina yükseldi. Binanın ağır ahşap kapısının önüne geldiklerinde Maeve dizlerinin üzerine çöktü. Boynundaki kolyeye dokundu, ardından kendi elleriyle bebeğin boynuna içi boş gümüş bir madalyon taktı. İçinde bir fotoğraf yoktu ancak bir isim kazanmıştı: Brenna.

Kundaktaki bebeği, her ne kadar onlar için zor olsa da oraya bıraktılar. Altan, kundaktaki kızının yanına bir kutu bırakmıştı.

"Ne olursa olsun," dedi Altan, "bir gün kutuyu açacak, sorular soracak. Bizim gibi sıradan bir hayat ona göre olmayacak ve ne kadar gerçeği saklamaya çalışırlarsa çalışsınlar, gerçeği bulacak."

Derken Altan'ın sesi ilk kez titremişti.

Maeve, ağzına gelen o sert gerçeği saklamadan eşinin gözlerine baktı.

"Ona ağır bir vicdan yükü bırakıyoruz, Altan. Ama merhameti de bu savaşı bitirecek cesareti de onun kanında var."

Maeve titreyen eliyle bebeğin yanağını okşadı. O anda kadının parmak uçlarından duvara doğru siyah bir gölge akışı yayıldı. Binanın kapısına, kızını korumaya az da olsa yardımcı olacak mühürlerini yerleştirdi.

Beren adını umut olsun diye seçmişti.

Brenna ise unutmasın diye.

Kapıyı sertçe çaldılar. Tam o sırada ormanın derinliklerinden zırhların birbirine çarpma sesleri duyuldu. İçeriden ayak sesleri gelmeye başladığında Altan, Maeve'in kolundan tutarak onu tekrar ormana yönlendirmeye çalıştı.

"Bir dakika daha..."

Derken Maeve'in gözünden şafaktan beri ilk defa yaş akıyordu. Altan'ın boğazı düğümlendi. Kontrolünü kaybetmemek için dudaklarını birbirine sıkıca bastırdı. Maeve, bebeğinin altın kahve saçlarına son bir öpücük kondurdu.

"Elveda, küçük meleğim," diye fısıldadı.

Altan ve Maeve, arkalarına bile bakmadan ormanın karanlığına doğru koşarak gözden kayboldular.

Birkaç saniye sonra ağır ahşap kapı gıcırdayarak aralandı. Kapının eşiğinde beliren yaşlı görevli önce etrafı süzdü, sonra yerde ağlayan bebeği fark etti. Yetimhane görevlisi, kızarmış, boncuk boncuk gözleriyle etrafa bakan bebeği kucağına aldı.

Bebeğin kunduğunda pirinç bir levhaya yazılmış tek bir isim vardı:

Beren Brenna A.

BrennaHistorias para obsesionarse. Descúbrelo ahora