We've updated our Content Guidelines.
Review the latest guidelines to keep sharing stories safely.

1

56 12 215
                                        

"İnsanlar en çok gülen kişilerin en mutlu insanlar olduğunu sanırdı. Oysa bazen en güzel gülümsemeler, en ağır yüklerin üstüne yerleştirilen maskelerden başka bir şey değildi."

Alarmın tiz sesi bütün odayı doldururken gözlerimi istemsizce araladım. Birkaç saniye tavana boş boş baktım. Her sabah olduğu gibi bugün de yataktan kalkmak istemiyordum ama hayatın kimseyi beklemek gibi bir huyu yoktu.

Elimi uzatıp alarmı susturdum. Odanın içinde kısa bir sessizlik oluştu. Perdelerin arasından süzülen güneş ışığı duvara vuruyor, dışarıdan gelen kuş sesleri yeni başlayan günü haber veriyordu.

Yatağımdan doğrulup derin bir nefes aldım.

"Bugün güzel geçecek."

Bunu gerçekten düşündüğüm için değil, kendime her sabah söylediğim küçük bir yalandı.

Dolabımın kapağını açıp okul üniformamı çıkardım. Aynanın karşısına geçtiğimde birkaç saniye kendime baktım.

Yorgundum.

Ama bunu kimsenin görmesine gerek yoktu.

Dudaklarımın kenarını hafifçe yukarı kaldırdım.

İşte...

Şimdi daha inandırıcı görünüyordum.

Telefonumu elime aldığımda onlarca bildirim ekrana düştü. Juhoon gece attığı mesajların altına beş tane daha eklemişti.

Juhoon:
"Sakın yine geç kalma."

"Martin iddiaya girdi."

"James diyor ki kesin uyuyakaldın."

"Cevap versene."

İster istemez gülümsedim.

Ben:
"Beş dakikaya çıkıyorum."

Mesajı gönderip çantamı omzuma astım. Evden çıkarken anneme seslendim.

"Ben gidiyorum!"

"İyi dersler!"

Kapıyı kapattığım anda yüzüme hafif sabah rüzgârı çarptı. Kulaklığımı taktım.

Müzik açmadım.

Bazen sessizlik, en sevdiğim şarkıdan bile daha iyi geliyordu.

Okula yaklaştıkça öğrencilerin sesleri duyulmaya başladı. Bahçe her zamanki gibi kalabalıktı. Bir köşede basketbol oynayanlar, diğer tarafta sınava son dakika çalışanlar, kantine yetişmeye çalışanlar...

Tam okul kapısından içeri girerken uzaktan bana doğru koşan birini gördüm.

"KEONHOOOO!"

Juhoon.

Arkasında Martin ve James de vardı.

"Vallahi uyuyakaldın sandık!" diye söylenirken omzuma hafifçe vurdu.

"Abartma, daha zil çalmadı."

James gülerek araya girdi.

"Beş dakika daha geciksen Martin iddiayı kazanacaktı."

Martin utanmış gibi başını kaşıdı.

"Ben sadece tahmin yürütmüştüm..."

Gülüştük.

Belki de insanlar beni bu yüzden hep mutlu sanıyordu.

Çünkü güldüğüm anlar gerçekten de vardı.

Sadece...

Kimse o gülüşlerin ne kadar sürdüğünü merak etmiyordu.

Sınıfa girdiğimde her zamanki gürültüyle karşılaştım. Bazıları sıralarına oturmuş son dakika ödevlerini tamamlamaya çalışıyor, bazıları ise hafta sonu yaptıklarını anlatmakla meşguldü.

Benim yerim her zamanki gibi pencere kenarıydı.

Çantamı sandalyemin yanına bırakıp oturdum. Dışarı baktığımda okul bahçesindeki kalabalığı izlemeye başladım.

Bazen herkesin içinde olmak garip bir histi.

Etrafında onlarca insan vardı ama yine de kendini yalnız hissedebiliyordun.

"Yine düşüncelere daldın."

Başımı çevirdiğimde Juhoon'un bana baktığını gördüm.

"Ne düşünüyormuşum?"

Omuz silkti.

"Bilmem. Bazen yüzün gülüyor ama gözlerin başka bir şey söylüyor gibi."

Bir an sustum.

Juhoon bazen fazla dikkatliydi.

İnsanların görmediği şeyleri fark ediyordu.

Ama her zamanki gibi gülümsedim.

"Felsefe yapmayı ne zaman bırakıcaksın?"

Gülerek gözlerini devirdi.

"Sen de her şeyi şakaya vurmayı ne zaman bırakacaksın?"

Cevap vermedim.

Çünkü bazı soruların cevabı yoktu.

Ya da vardı da söylemek istemiyordum.

Tam o sırada öğretmen sınıfa girdi ve herkes yerine geçti.

Ders başladığında tahtadaki yazılara bakıyormuş gibi yaptım.

Aslında hiçbir şey dinlemiyordum.

Aklım başka yerlerde dolaşıyordu.

Zil çaldığında herkes hızlıca sınıftan çıkmaya başladı. Ben de çantamı alıp koridora yöneldim.

Koridor her zamanki gibi kalabalıktı.

Bağıranlar, gülenler, koşanlar...

Bütün bu seslerin arasında bir anlığına farklı bir sessizlik hissettim.

Başımı kaldırdım.

Ve onu gördüm.

Seonghyeon.

Okulun en bilinen ama en az tanınan insanlarından biriydi.

Herkes onun hakkında bir şeyler söylerdi.

Soğuk olduğunu.
Kimseyle yakın olmadığını.
Kolay kolay gülmediğini.

Ama insanların anlattığı kişilerle gerçekten oldukları kişiler arasında büyük farklar olurdu.

Yanımdan geçerken göz göze geldik.

Sadece birkaç saniyeydi.

Ama nedense bakışlarını üzerimden çekmekte gecikti.

Kaşlarımı hafifçe çattım.

"Garip..."

Diye fısıldadım.

"Ne garip?"

Martin'in sesiyle irkildim.

"Hiç."

Başımı çevirdim.

Ama koridorun sonunda artık onu göremiyordum.

Neden baktığını bilmiyordum.

Daha doğrusu...

Bilmiyordum sandım.

Çünkü bazı insanların hayatına girişi büyük bir olayla olmazdı.

Bazen sadece bir bakışla başlardı.

Ve o bakışın, bütün düzenini değiştireceğini henüz bilmiyordum.

Behind The Smile #keonhyeonStories to obsess over. Discover now