1. BÖLÜM ÇIKMAZ SOKAK

2 1 0
                                        

​Aynadaki yansımama bakarken ciğerlerime sığmayacak kadar derin bir nefes aldım. Uzun, kumral saçlarımı omuzlarımdan geriye doğru tararken ela gözlerimdeki o tanıdık yorgunlukla yüzleştim. Son birkaç haftadır kapısını aşındırdığım iş görüşmeleri, zayıf bedenimi iyice germiş, beni eritmişti. Üzerimdeki tek düzgün ceketin yakasını düzelttim ve kendime dik durmayı tembihledim. Bugün önemli bir mülakatım vardı. Bu evden, bu çaresizlikten kurtulmanın yolu o büyük kapılardan birinin bana açılmasından geçiyordu.

​"Yine mi o saçma sapan yerlere gidiyorsun sen?"

​Babasının salondan yükselen gür sesiyle içimdeki bütün cesaret bir anlığına buz kesti. Salona adım attığımda, elindeki gazeteyi masaya fırlatmış, nefretle bana bakıyordu. Yüzündeki o sert, mermerden oyulmuş gibi duran çizgiler her zamanki gibi memnuniyetsizlikle kasılmıştı. "Kaç yaşına geldin, hâlâ havada bulut sen bunu unut kafasındasın! Otur oturduğun yerde, mahalledeki dükkanlardan birine gir çalış işte. Neyine senin kurumsal şirketler?"

​"Baba, ben üniversite mezunuyum," dedim, sesimin titrememesi için dişlerimi sıkarak. "Daha iyi bir geleceğim olsun istiyorum. Bu evden..."

​"Ne varmış bu evde!" diye kükredi, oturduğu koltuktan hışımla doğrulurken. "Ekmeğini veriyoruz, suyunu veriyoruz! Nankörlük etme!"

​Mutfaktan aceleyle çıkan annem, ellerini her zamanki gibi telaşla önlüğüne silerek aramıza etten bir duvar ördü. Yüzünde o ezik, alttan alan, beni her gün biraz daha boğan ifade vardı. "Aman bey, ne olur bağırma sabah sabah. Düzelir her şey, bak çocuk deniyor işte. Ağzımızın tadı kaçmasın şimdi, hadi otur sen kahvene bak." Sonra bana dönüp her gün fısıldadığı o zehirli cümleyi tekrarladı: "Sen de babanın damarına basma kızım, ne derse he de geç."

​Bizim evde huzur, sorunların çözülmesiyle değil, halının altına süpürülmesiyle sağlanırdı. Aynı çatı altında yaşayan yabancılardık sadece.

​Tam o sırada odasından çıkan abim, esneyerek mutfağa doğru yürüdü. Altındaki marka eşofmana, kolundaki pahalı saate ve bana attığı o bencil bakışa nefretle baktım. Bir şirkette iyi bir pozisyonda çalışıyor, deli gibi para kazanıyordu. Ama o paradan bu eve tek bir kuruş bile girmezdi. Kendine en lüks kıyafetleri alır, arkadaşlarıyla en pahalı yerlerde yer içer, keyfi yettiğinde, canı ne zaman isterse lütfedermiş gibi eve üç beş kuruş fırlatırdı. Babam ondan açık açık para istemeyi gururuna yediremez ama o parayı beklerdi. Annem ise babam görmeden arkasından gizli gizli abimin cebine bakar, "Oğlum üç beş kuruş versene" diye gizliden isterdi ama hepsi o kadardı. Abim bu evde parasıyla bir kral gibi yaşarken, biz onun döküntülerini topluyorduk.

​Abim, üzerimdeki şık cekete bakıp dudak büktü. "Anne, kahvaltıda ne var? Şu kıza söyle de gelip bana bir çay doldursun. Sabahtan beri süslenip püsleniyor, evde bir işe yaradığı yok zaten."

​Cevap bile vermedim. Kapıyı arkamdan hızla çekip kendimi dışarı attım.

​Merdivenleri aceleyle inerken göz yaşlarım sonunda serbest kaldı. Sokaktaki o ağır, rutubetli hava yüzüme çarptığında içimdeki o öfke dalga dalga yayıldı. Öyle bir durumdaydım ki, bu yaşta hayatta hiç düşünmeyeceğim bir şeyi, evlenmeyi düşünüyordum artık. Çünkü başka çarem kalmamıştı. Üniversiteye tekrar gidemezdim, akademik kariyer yapacak, yüksek lisanslarla uğraşacak ne maddi durumumuz ne de sabrımız vardı.

​Durağa doğru yürürken dişlerimi sıktım. Bu yaşta, gencecik, üniversite bitirmiş bir kıza işten, kariyerden önce evliliği bir kaçış yolu olarak düşündüren bu hayata nefret ettim. Bir erkeğin gelip beni kurtarmasını dileyecek kadar beni köşeye sıkıştıran bu düzene lanet ettim.

​Bugün tam üç yerle görüşmem vardı. İlk iki yer şehrin en prestijli, devasa plazalarındaydı. İkisi de çok iyi, adını herkesin bildiği kurumsal şirketler olduğu için onlardan pek ümidim yoktu açıkçası. Benim gibi arkası olmayan, tecrübesiz yeni mezunları kapıda eleyeceklerini biliyordum ama yine de bir umut işte, başvurmuştum. Diğeri ise bana daha uygundu; yeni mezun olarak kolayca girebileceğim, beklentileri daha düşük, küçük bir iş yeriydi. Belki kurumsal devler kadar havalı değildi ama beni o evden çıkaracak ilk basamak olabilirdi.

​Otobüsün saatine bakıp üzerimi başımı tekrar kontrol ettim. Ceketimin omuzlarını düzelttim, saçlarımın rüzgarda çok dağılıp dağılmadığına baktım. Derin bir nefes alıp kulaklıklarımı kulağıma taktım. Yol boyunca dış dünyayla bağımı koparıp sadece müzik dinledim. Şehrin gürültüsü, insanların koşturmacası ve içimdeki o geçim kaygısı, çalan şarkının ritmiyle biraz olsun hafifler gibi oldu.

​Otobüs camından dışarıyı izlerken, kulaklarımdaki melodinin ritmine sığınıp yine o aynı hayale daldım. Bu görüşmelerden biri olumlu sonuçlansa bile alacağım maaş beni ancak günü kurtarmaya yetecekti. Gerçek bir kurtuluş, beni bu dipten çekip çıkaracak o güçlü el neredeydi? Müzik devam ederken, gözlerimi kapatıp o hiç tanımadığım ama beni bu hayattan çekip alacak adamın hayalini kurdum.

​Otobüs son durağa geldiğinde ve ben o devasa plazanın önünde indiğimde, müziği kapattım. Kaderimin tam da o büyük kurumsal şirketlerden birinin döner kapısında beni beklediğinden, o inatçı ve sert adamla burun buruna geleceğimden henüz tamamen habersizdim.

HEP SENİ BEKLEDİM Stories to obsess over. Discover now