' 1

1 1 0
                                        

Haziran ayının son günü, şehir üzerine çöken o yapış yapış yaz sıcağıyla gelmişti. Bütün dönem boyu amfilerde dirsek çürütmekten, yaklaşan bütün o gelecek kaygılarından ve vizelerin, finallerin stresinden bunalan iki üniversite öğrencisi için burası artık nefes alınamayacak bir yer haline gelmişti. Jennie, elindeki son parayla bir arkadaşından ödünç aldığı 2008 model, kliması doğru dürüst çalışmayan o eski arabanın sürücü koltuğuna oturduğunda saat sabahın altı buçuğuydu.

Jennie'nin bu yolculuktaki tek planı, sadece güneye doğru sürmek ve bir süre kimsenin ona ne yapacağını söylemediği bir yerde durmaktı. Ancak tam kontağı çevirecekken, hemen yan apartmanda oturan ve dönem boyu sadece kütüphane koridorlarında selamlaştığı Jisoo'yu gördü.

Jisoo, elindeki sırt çantasıyla kaldırımda durmuş, sanki o da bu şehirden kaçmak için bir işaret bekliyormuş gibi boş gözlerle caddeye bakıyordu.

Jennie arabanın camını indirdi, yüzüne vuran o ilk sabah sıcağıyla birlikte kafasını dışarı uzattı. "Güneye gidiyorum. Geliyor musun?" dedi, hiç uzatmadan, çok düz bir sesle.

Jisoo iki saniye kadar Jennie'ye ve o eski arabaya baktı. Ne bir soru sordu ne de nereye gideceklerini merak etti. Sadece omzundaki çantayı düzeltti, yolcu koltuğunun kapısını açıp içeri oturdu. "Gidiyorum," dedi.

Araba o eski caddelerden çıkıp otobana doğru ilerlerken, aralarındaki o ilk birkaç kilometre tamamen sessizlikle geçti. Radyo bozuktu, sadece hafif bir cızırtı sesi çıkarıyordu ama ikisi de o cızırtıyı kapatmaya yeltenmedi. Camlar sonuna kadar açıktı ve içeri sızan rüzgar, arabanın içindeki o sabah serinliğini yavaş yavaş yok ediyordu.

Saatler öğleni gösterdiğinde, arabanın vitesi o bildik gıcırtıyla ikinci viteste takılı kaldı. Jennie homurdanarak arabayı yol kenarındaki salaş, tabelası paslanmış bir benzinliğe doğru kırdı. İkisi de arabadan indiğinde, ayaklarının altındaki asfalt sıcaktan resmen eriyecek gibiydi.

Jisoo, bagajdan çıkardığı soğuk kahve kutularından birini Jennie'ye uzatırken arabanın kaputuna yaslandı. "Vites pek iyi durumda görünmüyor," dedi, kahvesinden bir yudum alırken.
Jennie kahveyi alıp o sıcak kaputa oturdu, saçlarını arkaya doğru topladı. "Gidebildiği yere kadar süreriz. Olmadı çekici çağırırız, cebimizdeki son parayı da ona veririz," dedi, abartısız bir rahatlıkla.

Jisoo, Jennie'nin bu plan yapmayan, hayatı olduğu gibi kabul eden haline hafifçe gülümsedi. Dönem boyu kütüphanede sürekli ders çalışan o hırslı kızın arkasında, aslında bu kadar salaş ve rahat birinin saklandığını hiç düşünmemişti.

Sıcak asfaltın kokusu ve üzerlerine vuran haziran güneşiyle birlikte, o benzinlik istasyonunda yan yana otururken aralarındaki o ilk yabancılık duvarı çoktan esen rüzgarda kaybolup gitmişti. Henüz yolun en başındalardı ama ikisi de arkalarında bıraktıkları o koca şehrin dertlerini çoktan unutmuştu.

Southbound · js Historias para obsesionarse. Descúbrelo ahora