~ Karanlığın içindeki mum ışığı gibiydik, küçük ve parlak. Tüm odayı aydınlatacak güçte, ancak bir nefes ile duman olup yok olabilecek kadar hassas... ~
Sabah hava epey yağmurluydu. Sıradan bir sonbaharın sisli, karanlık günlerinden biriydi. Her şey aynı gibi görünse de, o sabah, bizi karanlık ve gizem dolu bir yolculuğa sürükleyen günün başlangıcıydı.
Oğuz her daim içtiği ancak nasıl içebildiğini bir türlü anlayamadığım siyah, acı kahvesini yudumlarken, ben hazırlanıyordum. Makyajımın son adımlarından birini tamamlarken, bir elinde kahve, diğer elinde kitapla koltukta oturan Oğuz, bana ufak ve içten bir tebessüm ediyordu.
''Ne o? Komik mi görünüyorum gözüne?'' demiştim alaycı bir tavırla.
''Hayır, aksine! Güzelliğin gözlerimi kamaştırıyor. Ama kaygılı olduğunu görüyorum Zümra. Neden?''
Oğuz gözlerini kısarak yüzümü süzüyordu.
Ne zaman gözlerini kısarak bana baksa, içimi okumaya çalıştığını hissederdim.
''Bilmem... belki de yıllar sonra ilk kez oraya gideceğim diye böyleyimdir. Aradan nereden baksan 10 yıl geçti. 10 koca yıl... dile kolay.''
Oğuz'un gözlerinde hüzün saklıydı. Belki de gizlemeye çalıştığı ama her halinden belli olan bir acıma duygusuydu bu. O da biliyordu acı çektiğimi.
Ben söylemesem, dile getirmesem bile bu gerçeğin farkındaydı.
Bugün o binaya gidecektim... eski evime. Babam öleli aylar olmuştu. O evi boşaltmam gerekiyordu artık. Bu hakikatten aylar boyunca başarılı bir biçimde kaçmayı başarmıştım. Yaşadığımız tatlı, sakin kasabanın güzelliğiyle oyalamıştım kendimi. Sahilde yürüyüşler yapmış, tüm sokaklarını tekrar tekrar gezmiş, kafelerine gitmiş yahut film seyretmeyi pek sevmiyor olsam da sinemaya bile gitmiştim.
Lakin sonra fark etmiştim ki, ertelemek hiçbir işe yaramıyordu. Hakikatten kaçmak da öyle. Çünkü yapmakta mecbur olduğumuz şeylerden kaçsak da fayda etmezdi. En nihayetinde yine gidecektim o binaya... boşaltacaktım içindeki anıları. Ya satıp, ya atacaktım içerisinde bulunan çirkin, eski eşyaları. En fazla bir günümü ayırmam gerekiyordu buna.
Kendimi en sonunda bu şekilde avutmuştum. Evin kiracısı da zaten bir türlü rahat bırakmıyordu beni.
''Üzülme bir tanem... sıkma o güzel canını. Ben yanındayım. Birlikte gideceğiz oraya. Eşyaları çıkaracağız ve sonunda bu yükten kurtulacaksın. Şimdi gel bakalım yanıma.''
Ufak adımlarla ona yaklaşıp, yanına oturmuştum. Bu söylediklerine hak veriyordum elbette. Dışarıdan bakıldığında, yalnızca eşyaları evden çıkarıp gidecektik. Ama o binanın benim için oldukça derin bir anlamı vardı. Bu gerçeği ve bu gerçeğin ardındaki nedenleri kimsecikler bilmiyordu. Oğuz bile...
Yanına oturduğum an kolunu omzuma atmıştı ve beni kendine doğru çekmişti.
Elindeki acı kahveyi dudağıma doğru uzatıp: ''içsene bir yudum, kendine gelirsin,'' demişti.
Yüzümü buruşturup tiksindiğimi belli eden bir bakış atmıştım. Yüz ifademi görür görmez kocaman bir kahkaha atmıştı.
''Ya bunu nasıl içebiliyorsun Oğuz? Tadı kezzap gibi,'' diyerek sesimi yükseltmiştim.
Sütsüz ve şekersiz kahveyi insanların nasıl içebildiğini aklım almıyordu bir türlü.
''Biraz daha abart istersen aşkım!'' diye alaycı bir tavırla karşılık vermişti.
''Tamam neyse... uzatmayalım. Kalkalım mı artık? Biliyorsun yolumuz epey uzun.'' Bunları söylerken hızlıca ayaklanıp siyah deri ceketimi üzerime almıştım.
YOU ARE READING
-1
HorrorBazı binalar bir canavar gibidir. İçine girdiğin an seni fark etmeden sindirmeye başlar. Öyle binaların duvarlarında rutubet değil, hatıralar birikir. Merdiven boşluklarında yankılanan şey ayak sesleri değil, bastırılmış çığlıklardır. Zümra, babası...
