Güneşin şafakları gözlerime vurarak beni uykudan uyandırdı. Çok güzel bir sabaha uyanmıştım sanki. Yataktan kalkıp pencereye doğru yürüdüm ve o kocaman, etkileyici İstanbul'a baktım. Şehir, baharın yumuşak esintisiyle uyanıyordu; hava ne tam sıcak ne de serindi, insanın içini ısıtan bir dengede... Sanki İstanbul bile bugün farklı nefes alıyordu.
Kahvemi hazırlayıp terasa çıktım. Deniz, sabah ışıklarıyla birlikte hafif dalgalanıyor, yüzeyinde altın kırıkları gibi parlıyordu. Kupamı iki elimin arasına alıp yavaşça yudumladım. Tam o sırada tabletten haberleri açmak üzereyken telefonum çaldı.
Arayan patronum Vincent'ti.
Telefonu açtım.
- Günaydın Laya, umarım iyisindir. Bu akşam hazır olman gerek. Tüm gözler üzerinde olacak. Senin resimlerin bugün Türkiye'nin en soylu aileleri tarafından izlenecek. Umarım akşam mükemmel geçer.
Sesi her zamanki gibi ciddi ama kontrollüydü.
- Günaydın Bay Vincent. Merak etmeyin, her şey kontrolüm altında.
dedim ve telefonu kapattım.
Derin bir nefes aldım. Bugün sıradan bir gün değildi.
Hızla odama dönüp hazırlanmaya başladım. Ancak giyecek hiçbir uygun kıyafetim yoktu. Bu yüzden vakit kaybetmeden online sipariş verdim. Günün yarısı böylece bekleyerek geçti.
Öğleden sonra siparişim ulaştığında ben çoktan yeni eserlerimin başına geçmiş, fırçalarımı konuşturuyordum. Renkler tuvalde birbirine karışıyor, sanki içimdeki duygular da onlarla birlikte akıyordu. Zamanın nasıl geçtiğini bile fark etmemiştim.
Akşama az kalmıştı.
Sipariş ettiğim elbiseyi giydim. Osmanlı esintileri taşıyan koyu mavi bir elbiseydi; ağır ama zarif duruyordu. Saçlarımı da hafif dalgalarla şekillendirdim. Aynaya baktığımda kendimi bile tanıyamamıştım; sanki başka bir zamandan çıkıp gelmiş gibiydim.
Kapı çaldığında arkadaşım Alexandıra gelmişti.
O her zamanki gibi içeri girer girmez gülümsedi.
- Bugün seni yalnız bırakmam, dedi.
Onunla birlikte dışarı çıktık. Arabasına bindik ve yola koyulduk.
Camdan İstanbul'u izliyordum. Bu şehir... gerçekten büyüleyiciydi. Devasa, karmaşık ama aynı zamanda kusursuz bir düzeni vardı. Gelmeden önce hakkında çok şey okumuştum; imparatorluklara meydan okuyan, kuşatmalara direnen ve sonunda yalnızca bir hükümdarın fethedebileceği kadar güçlü bir şehir...
Fatih Sultan Mehmed.
İçimde garip bir his oluştu. Sanki bu şehir sadece geçmişte değil, bugün de bir şeyler anlatmak istiyordu.
Yol boyunca Galata Kulesi görünmeye başladığında kalbim hızlandı. Burası... sergimizin yapılacağı yerdi.
Arabadan indik ve kalabalığın arasına karıştık. Işıklar, insanlar ve tarih... hepsi aynı anda iç içeydi.
Ve ben, bu gecenin tam ortasında olacaktım.
İçeri girip yaptığım resimlere bir bir baktım. Kusursuz olmaları söz konusuydu. Katiyen bir hata istemiyordum. Her fırça darbesi, her renk geçişi özenle seçilmişti. Yaptığım resimlerin hepsi eski Osmanlı'ya ve şimdiki İstanbul'a aitti. Geçmiş ile bugün aynı tuvalde buluşuyor gibiydi.
Herkes tablolara bakıyor, aralarında Türkçe bir şeyler mırıldanıyor ve hayretle izliyordu. Bazıları uzun uzun durup tek bir detayı bile kaçırmamaya çalışıyordu. Fısıltılar salonun içinde yankılanıyor, her yeni tabloyla birlikte şaşkınlık daha da büyüyordu.
YOU ARE READING
İstanbul: Bir Aşk Hikayesi
Historical Fictionİstanbul'u terk etmeyen Fatih, bir gün bu şehirde gerçek aşkını yeniden göreceğine inanıyor. Aradan geçen 600 yıla rağmen umudunu hiç kaybetmeyerek onu beklemeye devam ediyor.
