Yanlışlar üzerine kurulmuş hayatlar; acımasız, can yakan, yıkıp geçen zamanlarla beraber bizi mahveder.
Yanlış kavramı ise görecelidir, kimin doğrusu kimisinin yanlışıdır. Bu görecenin ortak bir noktası vardır: bazı şeylerin doğru olup olmamasına rağmen acı vermesi. Bazı şeyler acılar üzerine yaratılmış gibidir, sanki Tanrı'nın bir tür cezası... Tanrı'ya doğru yoktur, olmaması gereken vardır. O Tanrı'dır çünkü ne kadar doğru olsa da onun doğasına aykırıdır. Peki nasıl kendisine aykırı bir durum yaratıp kendisine zahmet çıkarır? İnançlıyı sorgulatacak cümlelerdi bunlar, düşünülmesi bile yasaktır.
Durduğunuz tarafa sağ demeniz sizi doğru yapardı, karşınızdakinin ise sol demesi yanlış. Peki cevaplarımızı kaç kez kendimizi karşıya koyarak karar vermeye çalıştık? Bu soruyu kendime sorduğumdan beri karşı tarafta görmeye çalıştım kendimi.
Kime göre yanlıştı hayatlarımız? Kimin bizi haklı görmemesi sonucunda acı ve yıkıcı hayatlarla karşılaşıyorduk?
Çok düşündüm, bu soruya gerçekten çok akıl yordum. Bizdik. Biz kendimizi yanlış bulduğumuz için hayatımızı acıya sürüklüyorduk. Bizim elimizde olduğu sizce de çok belli değil mi? N'aparsak yapalım biz insanoğlu kendimizde doğruyu bulamıyorduk. Hayatımız hep kendimizi yargılamak, sorguya çekmek, doğruya ulaştırmak üzerine kuruluydu. Bunu nasıl değiştirebilirdik?
Ben kendim değiştirememiştim. Bir çift kahve göz değiştirmişti beni. Yanlış sandığım tüm doğrularımı gün yüzüne çıkarmıştı. Yine de yanlışlar bizim peşimizi bırakmamayı seçmişti ya da yine biz kendimizi yanlışlara sürüklemiştik. Bizi ise kendi yanlışlarımızdan kurtarabilecek üçüncü kişi yoktu.
