We've updated our Content Guidelines.
Review the latest guidelines to keep sharing stories safely.

one.

5 0 0
                                        



Hastane odası garip derecede, neredeyse rahatsız edici bir sessizliğe gömülmüştü. Pencereden içeri sızan solgun gün ışığı, odadaki steril havayı daha da soğuk gösteriyordu.

Jungkook gözlerini yavaşça açtığında ilk hissettiği şey, şakaklarını zonguldan amansız bir ağrı oldu. Sanki kafatasının içinde birileri durmaksızın çekiç sallıyordu. Göz kapakları ağırlaşmış, kirpikleri birbirine yapışmıştı. Birkaç kez üst üste kırpıştırdı. Görüşü netleştiğinde karşılaştığı ilk şey düz, lekesiz beyaz bir tavan oldu. Ardından beyaz duvarlar ve burnunu sızlatan o keskin, tanıdık antiseptik kokusu...

Ciğerlerini dolduran soğuk havayı yavaşça dışarı verdi. "Neredeyim ben..."
Kendi sesini duyduğunda irkildi. Boğazı kurumuş, sesi pürüzlü ve tamamen bir yabancıya aitmiş gibi çıkmıştı.

Tam o sırada kapının kulpu yavaşça dönüldü ve içeri beyaz önlüklü bir hemşire girdi. Jungkook'un açık gözleriyle karşılaştığında yüzünde aniden rahatlamış bir ifade belirdi. "Sonunda uyandınız, Bay Jeon," dedi hızlı adımlarla yatağın yanına yaklaşırken. "Bizi gerçekten çok korkuttunuz."

Jungkook kaşlarını çatıp şakaklarını ovmaya çalıştı ama koluna bağlı serum hortumları hareketini kısıtladı. "Ne oldu? Neden buradayım?"

"Kötü bir trafik kazası geçirdiniz," dedi hemşire, bir yandan göz bebeklerini kontrol etmek için küçük ışığı yakıp gözlerine tutarken. "Üç gündür bilinciniz kapalıydı."

Kaza.

Kelime zihninde koca bir boşlukta yankılandı ama gerisi gelmedi. Ne bir fren sesi, ne bir çarpışma anı, ne de o güne dair tek bir kırıntı... Sanki zihnindeki bir el, anılarının tam ortasından büyük bir parçayı makasla kesip atmıştı.

Hemşire reflekslerini ve temel hafızasını test etmek için birkaç soru sormaya başladı. Adı: Jeon Jungkook. Yaşı: 24... Hayır, 27 miydi? Bir an duraksadı ama adını, doğum tarihini ve ilkokul öğretmenine kadar pek çok eski bilgiyi tıkır tıkır söyledi. Hafızası yerindeydi.

Ya da o öyle sanıyordu.

Tam o esnada kapı hışımla açıldı.
İçeri uzun boylu, geniş omuzlu bir adam girdi. Jungkook istemsizce nefesini tuttu ve bakışlarını yeni gelen adama kilitledi.

Dağınık, saçlar... Ağlamaktan ya da uykusuzluktan kızarmış, yorgun düşmüş koyu renk gözler... Ve yüzünde, kelimelerle tarif edilemeyecek kadar karmaşık, çökmüş bir ifade. Adam birkaç saniye boyunca kapı eşiğinde öylece donup kaldı. Göğsü hızla kalkıp iniyordu, sanki nefes almayı yeniden öğrenmeye çalışıyor gibiydi.

"Jungkook..."

Sesi bir fısıltı kadar pürüzlü ve titrekti.
Jungkook onu daha önce hiç görmediğinden emindi. Ama nedense, adam o tek bir kelimeyi söylediği an, göğsünün tam ortasında amansız bir sıkışma hissetti. Kalbi ritmini şaşırıp hızla çarpmaya başladı.
Adam yavaş, tereddütlü adımlarla yatağın yanına geldi. Elini uzatıp Jungkook'un yanağına dokunmak ister gibi bir hamle yaptı ama parmakları havada asılı kaldı. Son anda çekinceli bir şekilde elini indirdi. "Beni... bizi çok korkuttun. Öldüm öldüm dirildim," dedi gözlerinin içi dolarak.

Jungkook kaşlarını daha da çattı. Kalbindeki o tuhaf baskı ve yabancılık hissi büyüyordu. Şakaklarındaki ağrı şiddetlenirken, karşısındaki adama ürkekçe baktı.
"Özür dilerim ama..."

Adamın yüzündeki o umut dolu ifade, Jungkook'un duraksamasıyla bir anda donakaldı. "...sizi tanıyor muyum?"

Odadaki bütün hava bir anda çekildi sanki. Atmosfer öyle bir ağırlaştı ki, soluk almak imkansız hale geldi. Hemşire bakışlarını yere indirdi, elindeki not tahtasını sıkıca tuttu. Karşısındaki adam birkaç saniye boyunca gözlerini bile kırpmadan Jungkook'a baktı. Yüzünden bir gölge geçti; sanki fiziksel bir darbe almış gibi geriledi. Sonra acı dolu, zoraki bir tebessüm oturdu dudaklarına.

"Şaka yapıyorsun... Olamaz, değil mi?"
Jungkook'un midesine dökülen kurşun gibi bir ağırlık çöktü. Panik dalga dalga bedenine yayılıyordu. "Tanımam mı gerekiyor? Lütfen söyleyin, siz kimsiniz?"

Adam gözlerini sıkıca kapattı. Sanki bu soruyu duymak, kulaklarını sağır etmek isteyeceği kadar büyük bir acı veriyordu ona. Yutkunmaya çalıştı ama boğazındaki düğüm buna izin vermedi.

Doktor tam o sırada içeri girdi. Odadaki gerginliği hissetmişti ama profesyonelliğini bozmadan hızlıca Jungkook'un reflexlerini, gözlerini ve vital bulgularını inceledi. Dosyayı eline alıp derin bir nefes verdi. "Beklediğimiz tablo," dedi sakince.

Dağınıkğ saçlı adam hemen ayağa fırladı, sesi hiddetle karışık bir çaresizlikle yükseldi: "Ne demek beklediğimiz tablo?! Ne oluyor ona?"
Doktor elindeki dosyayı kapatıp adama döndü. "Bay Jeon geçirdiği kafa travmasına bağlı olarak retrospektif amnezi yaşıyor. Son birkaç yıllık anılarını kaybetmiş görünüyor."
Jungkook'un kalbi göğüs kafesini dövmeye başladı. "Ne kadarını?" diye sordu sesi titreyerek. "Ne kadar zamanı
hatırlamıyorum?"

Doktor gözlüklerini düzeltip dosyaya kısa bir bakış attı. "Yaklaşık üç yılı. Zihniniz kazadan önceki üç yıllık süreci tamamen engellemiş."

Üç yıl.

Koskoca üç koskoca yıl... Hayatının koca bir dilimi silinip gitmişti.

Jungkook başını kaldırıp yatağının başında duran adama baktı. Adamın yüzü adeta kireç gibi bembeyaz olmuştu. Omuzları çökmüş, ayakta durmakta zorlanıyor gibi yatağın kenarına tutunmuştu. "Üç yıl mı?" diye fısıldadı adam. "Her şeyi mi?"

Doktor başını ağır ağır salladı. "O döneme ait anılar zamanla geri gelebilir... ya da ne yazık ki tamamen kaybolmuş olabilir. Sabırlı olmalısınız."

Doktor ve hemşire, hastayı daha fazla yormamak adına kısa bir bilgilendirmenin ardından odadan çıktılar. Kapı kapandığında odaya tekrar o ağır, katlanılmaz sessizlik çöktü.

Jungkook yatakta biraz dikleşmeye çalıştı. Bakışları, odanın ortasında heykelleşmiş gibi duran adama kaydı. Adam gözlerini floorboard'lardan ayırmıyordu. "Affedersiniz..." dedi Jungkook, sesindeki çekingenliği gizleyemeyerek. Adam yavaşça gözlerini kaldırıp Jungkook'a çevirdi. O gözlerdeki kırılmışlık, parça parça olmuş bir ruhun yansıması gibiydi. "...siz kimsiniz? Yani... benim hayatımdaki yeriniz ne?"

Bu kez adamın gözlerinde bir şeyler tamamen koptu. Jungkook o anı çok net gördü; sanki adamın içindeki bir sırça saray binlerce parçaya bölünüp yere saçılmıştı. Adam dudaklarını araladı. Söyleyeceği şeyin ağırlığını tartıyormuş gibi birkaç saniye boyunca derin derin nefes aldı. Bütün geleceğini, geçmişini ve aralarındaki bağı belirleyecek olan o cümleyi söylemeden önce gözlerini Jungkook'un gözlerinden bir an bile ayırmadı.

Sonunda, odayı dolduran tek şey olan o kederli fısıltıyla konuştu:"Ben Kim Taehyung."

Jungkook durdu. Bekledi. Bir açıklama, bir unvan, bir etiket bekledi.

Yakın bir arkadaş mıydı?

Eski bir okul arkadaşı mı?

Akraba mı? Yoksa bir iş ortağı mı?

Taehyung zorlukla boğazını temizledi. Adamın elinin titrediğini, yumruklarını sıkarak kendini kontrol etmeye çalıştığını gördü. Sonra tek bir adım yaklaştı ve gözlerinin içine bakarak cevabı verdi:
"Ben senin sevgilinim. Üç yıldır paylaştığın adamdım... ve sen şu an benden korkuyorsun." Jungkook'un dünyası o saniye kökünden sarsıldı. İçinde yükselen şey tanıdık bir sevgi ya da sıcak bir anı değildi; aksine, buz gibi bir korku ve derin bir yabancılaşmaydı. Bedeninin her hücresi alarm veriyor, bilincinin altındaki derin bir kuyu ona bu adama bakarken tehlikede olduğunu fısıldıyordu.

Ve işin en korkunç yanı, Jeon Jungkook neden bu kadar korktuğuna dair en ufak bir fikre bile sahip değildi.

Three years |taekook|Stories to obsess over. Discover now