Jeongguk sabahleyin kendiliğinden uyandığında başı fena halde zonkluyordu. Gözlerinin arkasında donuk, ısrarcı bir ağrı vardı. Öyle ki göz kırpmak bile çok fazla çaba gerektiriyormuş gibi hissettiriyordu.
Farkına vardığı ikinci şey ise buranın kendi odası olmadığıydı.
Oda hiç tanıdık gelmiyordu. Düz beyaz duvarlar, sade mobilyalar ve duvarda sıradan bir manzara resmi vardı. Belli ki bir misafir odasıydı. Kişisel olmayan, işlevsel, geçici konaklamalar için tasarlanmış bir mekandı yalnızca.
Sonra her şey parça parça aklına gelmeye başlamıştı ve... evet. Gece Taehyung'un evinde kalmıştı.
Hala dün geceden kalma kıyafetleriyleydi, çorapları çıkarılmıştı; muhtemelen yatağa girmeden önce kendisi çıkarmıştı. Üzerinde Taehyung'un getirdiğini hatırladığı bir battaniye vardı.
Yatağın yanındaki komodinin üzerinde bir sürahi su, temiz bir bardak ve ağrı kesici olduğunu düşündüğü iki hap duruyordu. Jeongguk bir an onlara bakakaldı çünkü uyanık olmadığı zamanlarda bile Taehyung sessizce ve teşekküre gerek duymadan onunla ilgileniyordu.
Saate bakmak için telefonuna uzandığında saatin dokuza yaklaştığını gördü.
Bir an orada oturup ne yapacağına karar vermeye çalıştı. Tekrar mı uyumalıydı? Yoksa kalkmalı mıydı? Taehyung'u bulmaya çalışmalı mıydı? Ev sessizdi ve Taehyung'un uyandığına dair bir işaret yoktu.
Jeongguk ağrı kesicileri bir bardak suyla içtikten sonra yavaşça ayağa kalktı. Başı ağrıyordu ama idare edilebilir düzeydeydi. Tuvalete gitmesi ve ne yapması gerektiğine karar vermesi gerekiyordu.
Kapıyı dikkatlice açıp koridora çıktı. Taehyung'un odasının hangisi olduğunu bile bilmiyordu ve en son istediği şey başka birinin evinde rastgele bir şekilde kapıları açmaktı. Bu yüzden oturma odasına doğru yöneldi.
Gün ışığında, daha berrak bir kafayla (en azından dün geceye göre daha berrak bir kafayla) daire daha farklı ve güzel görünüyordu.
Sabah güneşi pencerelerden içeri süzülüyor, her şeyi sıcak ve canlı gösteriyordu. Dün gece yarı ölü gibi görünen bitkiler, şimdi sanki sadece dinleniyormuş gibi görünüyorlardı. Duvarlardaki posterler artık daha kolay görülebiliyordu; kaotikti ama bir şekilde uyumluydular da.
Ve DVD'ler. O kadar çok DVD vardı ki saymaya bile yeltenmedi.
Onları dün gece de fark etmişti, ama şimdi, gün ışığında ve aklı başında bir şekilde baktığında, neredeyse yüzlerce olduklarını görebiliyordu. Raf üstüne raf, sadece Taehyung'un anlayacağı bir sisteme göre dizilmiş gibiydiler. Kitaplar da bir köşede yığınla duruyordu. Bazıları belli ki Taehyung tarafından çok sevilmişti, sırtları çatlamış, kapakları solmuştu. Bazıları ise yepyeni görünüyordu.
Jeongguk kendini rafların önünde durup başlıkları incelerken buldu. Criterion Collection filmleri, hemen yanında Marvel filmleri, onların yanında hiç duymadığı yabancı yapımlar. O kadar Taehyung'a özgü bir şeydi ki bu, başının ağrısına rağmen kendini gülümserken buldu.
Fakat Taehyung'un kendisi ortalarda yoktu.
Jeongguk mutfağa baktı, boştu. Banyonun kapısı açıktı, orası da boştu. Taehyung'un yatak odası olduğunu tahmin ettiği kapıya göz attı ama kapalıydı ve onu açacak hali yoktu. Hiçbir şey söylemeden öylece gitmek istemiyordu ama bir başkasının evinde oturup ev sahibinin uyanmasını beklemek de hiç yapmak istediği bir şey değildi. Bu yüzden gitme kararı vermek zor olmadı. Dışarı çıkınca Taehyung'a mesaj atabilirdi.
YOU ARE READING
all 4 nothing (i'm so in love)
Fanfiction"Pardon." "Evet?" diye karşılık verdi Jeongguk. "Kim Taehyung'u tanıyor musunuz?" Kaşlarını çattı. İsim tanıdık değildi. Biraz düşündü ama bu ismi daha önceden hiç duymadığına neredeyse emindi. "Yok, hayır." Karşısındaki çocuğun gülümsemesi biraz bü...
