1.bölüm

381 26 5
                                        

İstanbul'un kalbinde, her köşesi bir sanat galerisi titizliğiyle döşenmiş o dairede güneş, perdelerin arasından milimetrik bir hesapla sızıyordu. Lidya, saat sabahın tam 05:30'unda, hiçbir alarm çalmadan gözlerini açtı. Bu bir alışkanlık değil, bir savunma mekanizmasıydı. Hayatını yönetemediği o saniyeler bile onun için bir risk, bir kaos demekti.

Yataktan kalktığında ipek sabahlığı tam olması gerektiği gibi yere paralel döküldü. Aynanın karşısına geçti. Lidya, Türkiye'nin en çok konuşulan, ödüllere boğulan popstarıydı. Ama aynadaki yansıma, mükemmelliğinin arkasında "gerçekleri" saklayan birini gösteriyordu.

Almanya'daki konservatuvar yıllarından kalma o disiplin, kemiklerine işlemişti. Orada, soğuk sınıflarda piyano tuşlarına her vurduğunda, hata yapmanın bir son olduğunu öğrenmişti Lidya . Şimdi ise sahnede üzerine yağan her bir sim tanesinin, her bir payetin yeri planlanmıştı.

Lidya, banyosundaki rafları düzeltti. Şampuan şişeleri boy sırasına göre, etiketleri dışa bakacak şekilde diziliydi. Eğer bir tanesi eğri durursa, o günün geri kalanı onun için bir felaket senaryosuna dönüşebilirdi.

»Mükemmellik, hata payı bırakmamaktır Lidya unutma«

Lidya kendine fısıldarken dış kapının kilidi açıldı ve içeriye bir enerji fırtınası daldı. Esin, elinde iki büyük karton bardak kahveyle salona geçti. Lidya'nın biyoloji öğretmeni olan kuzeni, Lidya'nın sarayının tek gerçek misafiriydi. Esin, Lidya'nın o pırıltılı sahne ışıklarının altındaki gerçek titremeyi, o kusursuz makyajın arkasındaki yorgun gözaltlarını bilen tek kişiydi.

»Yine mi rafları düzelttin Lidya? Lütfen, bir gün sadece bir tane şişeyi yan bırak, dünya yıkılmıyor yaşayıp göreceksin!«

Esin, kahvesinden koca bir yudum alarak konuşuyordu.
Lidya, kuzenine hafif bir tebessümle baktı ama elindeki bezi bırakmadı.

»Senin dünyanda yıkılmıyor olabilir Esin ama benim dünyamda o tek bir şişe, kaçırılmış bir nota demek. Yarın o buluşma var... Herkes orada olacak. Herkes benim ne kadar kusursuz olduğumu görmeli«

Esin'in hemen arkasından Mina girdi içeri. Mina, grubun sakiniydi. Kendi halinde bir kafede çalışıyor olması, onu Lidya'nın dünyasının hırslarından uzak tutuyordu. Lidya'yı bir popstar olarak değil, Almanya'da konservatuar okurken tanıştığı kız olarak seviyordu.

»Lidya, bak ne getirdim«

Mina, elindeki küçük kutuyu masaya bıraktı.

»o çok sevdiğin pastanenin kurabiyelerinden. Hani konservatuvardan kaçıp yediğimiz...«

Lidya kutuya baktı. İçindeki bir kurabiye kırıntısı masanın üzerine dökülmüştü. İçindeki ses haykırdı ama Mina'nın sıcak gülümsemesi o sesi bastırdı.

»Teşekkür ederim Mina. Ama biliyorsun, diyetteyim. Yarınki elbise tam oturmalı«

Mina ve Esin birbirlerine baktılar. Lidya'nın hayatı bir başarı hikayesi gibi görünse de, aslında ince bir ip üzerinde yürümek gibiydi. Altındaki boşluk ise kaos ve başarısızlıktı. Lidya için şöhret bir ödül değil, hata yapmamasını sağlayan bir zırhtı.

———

Şehrin öteki yüzünde, Kadıköy'ün nemli ve grafiti kaplı bir ara sokağındaki stüdyo dairede hayat, Lidya'nın hayatına tam zıt bir şekilde yaşanıyordu. Saat öğleden sonra ikiydi ve perdeler hala kapalıydı.
Hilal, koltukta sızmış vaziyetteydi. Üzerinde bir önceki geceden kalma deri ceketi, elinde bitmemiş bir şarkı sözü kağıdı vardı.

Hilal, Almanya'nın en iyi konservatuvarlarından birinde piyano eğitimi almıştı ama oradaki hayatı bir oyunla yıkmıştı. Klasik müziğin o disiplinli, boğucu havası ona annesinin hastalığını, o hastane odalarındaki steril sessizliği hatırlatıyordu. Annesini kanserden kaybettiği gün, Hilal tüm kuralları çöpe atmıştı. Artık piyano çalmıyor, kelimelerle ateş ediyordu.

Loud silence | hillid Stories to obsess over. Discover now