RÜYA DILAN KAYA:
O yaz ben on beş yaşındaydım.
On sekiz yaşında bir delikanlıya âşık olmak için ne çok erken ne de çok geç bir yaştır aslında. Ama bizim dünyamızda on beş, bir kızın kalbinin bile kontrol edilmesi gereken bir yaştı. Kalbinin atışları bile bir ağabeyin kaş çatmasına, bir annenin "Kızım, otur yerine" fısıltısına sebep olurdu.
Onun adı Serhat'tı.
Onu ilk ne zaman gördüğümü hatırlamıyorum. Çünkü o hep vardı. Aile fotoğraflarında, bayram ziyaretlerinde, düğünlerde, cenazelerde... Ama ben onu her zaman farklı gördüm. Belki de annemin kulağıma fısıldadığı o sözler yüzündendi:
"Rüya'm, işte nişanlın."
Kaç yaşındaydım? Belki yedi, belki sekiz. O zamanlar anlamazdım. "Nişanlı" ne demekti ki? Ama annemin sesindeki o ciddiyet, o "bu iş bitmiştir" tavrı, benim kaderimi o yaşta mühürlemişti sanki.
Sonra büyüdükçe anladım.
On beşime geldiğimde, artık her şeyi biliyordum.
O yaz Diyarbakır'daki malikanede toplanmıştık.
Annemin memleketi. Babamın da kökleri oradaydı aslında. Biz İstanbul'da doğmuştuk, ben Beyoğlu'nda açmıştım gözlerimi bir hastanede. Ama annem, o, Elazığ'ın dağ köylerinden birinden gelmişti İstanbul'a. Annem babamla evlenince zengin oldu, lüks bir hayata kavuştu. Parayla lüks geldi, ama zihniyet asla değişmedi. Kafası, düşünceleri, töresi, baskıcılığı – hepsi köyde kaldı. İçindeki o köy hiç çıkmadı.
Annem bana İstanbul'da doğdum diye bir şey değişmediğini öğretmişti.
"Sen benim kızımsın. Sen Doğulu bir kızsın. Nerede yaşarsan yaşa, kurallar aynıdır."
Kurallar... O kadar çok kural vardı ki.
Erkeklerle göz göze gelmeyecektin. Sesini yükseltmeyecektin. Gülerken ağzını kapatacaktın. Bacak bacak üstüne atmayacaktın. Bir erkek odaya girdiğinde ayağa kalkacaktın. Misafire kahveyi önce sen götürecektin, ama gözlerini yerden kaldırmayacaktın.
Ve en önemlisi: Sana söylenenle yaşayacaktın.
"Senin kaderin belli," derdi annem. "Şükret. Serhat iyi bir delikanlı. Okuyor. İngiltere'ye gidiyor. Ona layık bir eş ol."
Ona layık bir eş.
Henüz on beş yaşındaydım ve birine "layık" olmak için yetiştiriliyordum.
O yaz Serhat, İngiltere'ye gitmeden önce son kez memlekete gelmişti.
On sekiz yaşındaydı. Uzun boylu, omuzları yeni genişlemeye başlamış, elinde hep bir kitap. Ama gözleri... Gözleri bambaşkaydı. O gözler daha çok şey görmüştü. İstanbul'u görmüştü, belki yurtdışını bile hayalinde görmüştü. O gözler kaçmayı planlıyordu.
Benim gözlerim ise sadece onu görüyordu.
Malikanenin avlusu devasaydı. Dut ağaçları, ceviz ağaçları, ortada taş bir havuz. Kadınlar bir tarafta oturur, erkekler başka tarafta. Biz genç kızlar ise arada bir yerdeydik – ne tam kadınlarla, ne de erkeklerle. Sınırda dururduk. Her zaman sınırda.
Annemler beni o yaz daha çok sıkıştırmıştı.
"Serhat geldi, dikkat et. Sakın onunla yalnız kalma. Ne derler?"
Ne derler?
Her şeyi "ne derler" belirlerdi. Komşu ne der? Akraba ne der? Memleket ne der? Peki ya ben ne derdim? Benim ne dediğimin hiçbir önemi yok muydu? Yoktu.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Kaderin ördüğü duvar
RomanceO ağanın oğlu. O töreden kaçan kız. Biri ateş, biri buz. On beş yaşında dut ağacının altında bir bakış. Yıllar sonra asansörde bir tesadüf. Üç ay boyunca bir yalan. Ve bir gecede mahvolan her şey. Töre, aile, namus, zorla nikah, kaçışlar, kavgalar...
