Hyunjin, insanlarla arasına mesafe koymayı alışkanlık haline getirmişti. Bu bir tercih miydi, yoksa zamanla gelişen bir savunma mı—kendisi de bilmiyordu. Bildiği tek şey, kalabalıkların içinde bile yalnız hissettiğiydi.
Felix’le tanışması bu yüzden garip bir şekilde önemliydi.
Çok yeni tanışmışlardı. Ne tam arkadaş sayılırlardı ne de yabancı. Ama Felix’in yanında olmak, Hyunjin’i rahatsız etmiyordu. Zorlamayan, sorgulamayan bir hali vardı. Bu da Hyunjin’in alışık olmadığı bir rahatlıktı.
Asıl değişim ise Seungmin’le tanışmasıyla başladı.
Seungmin, Felix’ten tamamen farklıydı. Daha keskin, daha net. İnsanları kolayca analiz ediyormuş gibi bir hali vardı. Hyunjin’i ilk gördüğünde uzun uzun incelemiş, sonra da sanki kararını vermiş gibi konuşmuştu:
“Sen fazla düşünüyorsun.”
Hyunjin o an ne diyeceğini bilememişti.
Ama Seungmin bununla kalmamıştı.
“Bizim ortama gelsene,” demişti bir gün, sanki çok normal bir şey söylüyormuş gibi. “Belki kafan biraz dağılır.”
Hyunjin içten içe tereddüt etmişti. Çünkü “ortam” demek, onun için genelde uyumsuzluk demekti. Ama bu sefer… reddetmedi.
Belki de gerçekten değişmek istiyordu.
Seungmin’in grubuyla tanıştığı gün, Hyunjin kendini yabancı bir hikâyenin içine düşmüş gibi hissetti.
İlk fark ettiği kişi Bangchan’dı.
Sessiz ama güçlü bir duruşu vardı. Konuşmasına gerek kalmadan bile ortamda bir ağırlık oluşturuyordu. Ama bu baskıcı bir şey değildi—daha çok güven veren bir varlık gibiydi. Seungmin’in onun yanında duruşu ise her şeyi açıklıyordu. Aralarındaki bağ, kelimelere ihtiyaç duymayacak kadar açıktı. Bir birlerine iyi gelen ve tamamlayan iki insan.
Sonra Changbin vardı.
İlk bakışta fazla rahat görünüyordu. Sanki hiçbir şey onu gerçekten etkilemiyormuş gibi. Gülüşü ile kapatıyordu her şeyi. Ama o rahatlığın altında başka bir şey olduğunu hissetmemek imkânsızdı.
Yanından ayrılmayan kişi ise Han’dı.
Enerjik, hızlı konuşan, her şeye bir tepki veren biri. Changbin’le olan uyumları garip bir şekilde dengeliydi. Biri hafife alır, diğeri büyütür… ama yine de birbirlerini tamamlarlardı.
Ve Minho.
Diğerlerine göre daha sessizdi. Gözlemleyen, konuşmaktan çok dinleyen biriydi. Ama arada yaptığı yorumlar, tam yerinde ve keskin olurdu. Bangchan’a olan yakınlığı da belliydi.
Hyunjin ilk gün neredeyse hiç konuşmadı, orada olduğunu hissetiriyordu.
Ama kimse onu zorlamadı.
Bu… alışık olmadığı bir şeydi.
Zamanla o ortama daha çok dahil olmaya başladı. Küçük cevaplar, kısa gülüşler… sonra daha uzun cümleler. Ve bir gün fark etti ki, artık tamamen susmuyor.
Her şey yavaş yavaş normalleşiyordu.
Ta ki o güne kadar.
O gün herkes yine birlikteydi. Konuşmalar, kahkahalar… Hyunjin de artık kendini biraz daha rahat hissediyordu. Belki de fazla rahat.
Konu bir şekilde Seungmin ve Bangchan’a geldi. Küçük bir tartışmadan bahsediliyordu. Herkes hafif bir şekilde yaklaşıyordu konuya.
Hyunjin de.
“Seungmin biraz fazla kontrol etmeye çalışmıyor mu zaten?” dedi, yarı gülerek.
Söylediği anda bir şeylerin değiştiğini hissetti.
Ortam sessizleşti.
Seungmin’in bakışı direkt ona döndü.
“Ne demek istiyorsun?”
Sesi yükselmemişti ama… sertti.
Hyunjin bir an duraksadı.
“Ben… şaka yapmıştım sadece.”
Ama bu açıklama hiçbir şeyi düzeltmedi.
Bangchan’ın yüzü ciddileşmişti. Seungmin gözlerini kaçırdı, Minho zaten olan biteni anlamıştı ama sevdiği iki insanın ilk günden beri gözü tutmamış Hyunjin tarafından bozulması sinirlerini bozmuştu, hatta Hyunjine alttan laf bile atmıştı. Seungmin aniden ayağa kalktı.
“Boş ver,” dedi kısa bir şekilde.
Ama “boş ver” demekle geçecek gibi değildi.
Bangchan da onun peşinden gitti. Aralarında geçen konuşma kısa sürdü ama döndüklerinde her şey değişmişti. Aralarındaki o görünmez bağ… artık eskisi kadar güçlü durmuyordu.
O gün erken dağıldılar.
Hyunjin eve dönerken içinde garip bir ağırlık vardı. Söylediği cümle sürekli kafasında dönüyordu.
“Sadece şakaydı…”
Ama bazen şakalar, doğru yere denk gelmezdi.gözünden bir yaş süzüldü, yine yanlış yapmıştı...
Ertesi gün kimseyle konuşmak istemedi. Mesajlara bakmadı. Kendi içine çekildi.
“Belki de hiç konuşmamalıydım,” diye düşündü.
Tam o sırada biri yanına oturdu.
Changbin.
Hyunjin başını kaldırmadan konuştu:
“Dün olanlar yüzünden geldin, değil mi?”
Changbin hafifçe güldü.
“Biraz.”
Sessizlik oldu.
Sonra Changbin rahat bir sesle konuştu:
“Senin bir suçun yoktu.”
Hyunjin kaşlarını çattı.
“Var. Ben söyledim.”
“Evet söyledin,” dedi Changbin, sakin bir şekilde. “Ama onları bozan şey o cümle değildi.”
Hyunjin sessiz kaldı.
Changbin devam etti:
“İnsanlar zaten kırılacak bir noktadaysa, biri bir şey söylemese bile kırılırlar. Sen sadece… o an oradaydın.”
Hyunjin ilk kez ona baktı.
Changbin omuz silkti, gülümsedi.
“En azından amacın bu değildi.”
Bu cümle… Hyunjin’in içindeki düğümü biraz çözdü.
O günden sonra Changbin’le daha çok konuşmaya başladı.
Başta sadece kısa şeylerdi. Sonra… daha fazlası.
İnsanlar hakkında, ilişkiler hakkında.
Hyunjin Bir ilişki yaşamıştı, gerçekten sevdiği ve bağlandığı bir ilişki ama kendisinin doğru kişi olmadığını düşündü, onunda Hyunjine karşı oluşan soğukluğu en doğru kararın...Felixten ayrılmak olduğuna vardı. İlk başta ona kıyamıyordu, eski sevgilinin arkasından edilen küfürler vardır ya? İşte Hyunjin yapamıyordu bunu, kıyamıyordu ona..ama zaman geçtikçe onun kendisini geri kazanmak için yaptıkları..kendisini korumak isteyen arkadaşlarına olan tavrı..kendisinden iyice soğuttu ondan.
Gerçekten yıkılmıştı. Arkadaşının ,,yeni bir ilişki yaşamayı dene?" Demesi ile gerçektende denedi..ama yine hüsran.
“Bu normal mi?” diye sorardı.
Changbin genelde gülerdi.
“Normal diye bir şey yok.”
Bir gün Hyunjin gerçekten kötüydü.
Kısa süren bir ilişki yaşamıştı. Ama o ilişki… onu yormuştu. Sanki sadece bir boşluğu doldurmak için seçilmiş gibiydi.
“Sanırım insanlar beni ciddiye almıyor,” dedi.
Changbin başını yana eğdi.
“Yanlış insanları ciddiye alıyorsun.”
Hyunjin hafifçe güldü.
“Sen her şeyi bu kadar basit nasıl görüyorsun?”
Changbin yine o rahat gülüşünü attı.
“Basit görmüyorum. Sadece… karmaşık hale getirmiyorum.”
Onca karmaşanın, hatanın, kırık ilişkinin arasında… yüzünü güldüren kişi, her şeyi ciddiye almayan o çocuktu.
Changbin.Daha çok… rahat bir arkadaşlıktı.
Hyunjin Changbin’i gerçekten iyi bir arkadaş olarak görüyordu. Yanında kendini kasmak zorunda olmadığı, garip hissetmediği biri. Konuşsa da konuşmasa da sorun olmayan türden.
Changbin de bunu hiç farklı bir şeye çevirmiyordu. Sınırları netti. Rahat, doğal, olduğu gibi.
Han’la olan ilişkisi de benzerdi, sadece sevgi doluydular, tıpkı olması gereken gibi, sevgili ilişkisi.
Han fazla konuşan, enerjisi yüksek biriydi ama Hyunjin onun yanında da kendini yabancı hissetmiyordu. Bazen Han abarttığında Changbin’le birlikte dalga geçerlerdi, bazen de sadece gülerlerdi.
“Sen fazla sessizsin,” derdi Han bazen.
Hyunjin omuz silkerdi.
“Sen de fazla konuşuyorsun.”
Han gülerdi.
“Dengeliyorsak sorun yok o zaman.”
Bu kadar basitti.
“İnsanlar neden böyle?” diye sordu Changbin’e Hyunjin.
Changbin hiç düşünmeden cevap verdi:
“Çünkü kimse tam olarak düzgün değil.”
Hyunjin hafifçe güldü.
“Sen çok rahat konuşuyorsun.”
Changbin omuz silkti.
“Ben konuşuyorum çünkü düşününce kafam karışıyor.”
Han uzaktan seslendi:
“İkisi de problemli, biri çok düşünüyor biri hiç düşünmüyor!”
Changbin bağırdı:
“En azından dengeliyiz!”
Hyunjin onları izlerken ilk kez şunu hissetti:
Bir yere ait olmak, büyük bir şey olmak zorunda değildi.
Bazen sadece… yanında rahatça oturabildiğin insanlar yeterdi.
ESTÁS LEYENDO
Senin Oyunun, Benim Kalbim
FanfictionBir taraf her gün istemesede büyüyen hislerini sakladı. Bir taraf hiçbir şey olmamış gibi davrandı, hayatı ciddiye almadığı gibi sevgiyide umursamadı. Ve ikisi de yavaş yavaş birbirini kaybetti.
