Kırk yaşıma dayandım.
Bunu söylerken bile içimde bir kırılma oluyor.
Çünkü yaş almak değil bu…
Eksilmek.
Gençliğim ne zaman bitti bilmiyorum.
Bir gün aynaya baktım,
saçlarımın arasında ilk akı gördüm.
Sonra ikincisini.
Sonra saymamayı öğrendim.
Aynadaki yüzümle aramdaki mesafe açıldı.
Eskiden bana ait olan o yüz, şimdi sanki benden habersiz yaşlanmıştı. Gözlerimin altında yer eden gölgeler uykusuz gecelerin hatırasıydı; saçlarıma düşen aklar, ertelenmiş bir hayatın sessiz tanıkları.
Annem yedi yıl önce bu evden çıktı.
Ardında ne bir ağırlık ne de bir gürültü bıraktı.
Sanki hep gidecekmiş gibi yaşamıştı da, biz sadece günü beklemiştik.
Babam ise gitmeden önce beni yordu.
Çok yordu.
Yatağa mahkûm kaldığı gün, benim de dünyam daraldı. O günden sonra zaman, ilaç saatlerine bölündü. Sabahlar pansumanla başladı, geceler nefes sayarak bitti. Konuşamadı ama bakışlarıyla her şeyi söyledi. Özür diler gibiydi. Beni kendine bağladığı için, gençliğimi kendine rehin aldığı için.
Elimde avucumda ne varsa onun iyileşmesi umuduna yatırdım.
Para, eşya, hayal…
Ne varsa.
“Biraz daha sabır,” dediler.
Ben sabrı bir ömür sandım.
Müzik öğretmenliğini bıraktım.
Bir zamanlar öğrencilerimin ellerine dokunan parmaklarım, artık babamın soğuyan ellerini ısıtmaya çalışıyordu. Piyanonun kapağı kapandı, sesim içime çekildi. Hayat, beni yavaşça susturdu.
Kardeşlerim vardı.
Ama uzaktaydılar.
Bayramdan bayrama geldiler.
Biraz para, biraz vicdan, çokça aceleyle.
Ben kalıyordum.
Hep kalan ben oluyordum.
Görücü geldikçe kapıyı kapattım.
“Babam var,” dedim.
Kimisi anlayışla başını eğdi, kimisi sessizce vazgeçti. Zamanla kimse gelmez oldu. Bekleyen bir kadın değildim artık. Bir sorumluluk, bir yük, ertelenmiş bir hayat gibiydim.
Babam öldüğünde, ev sessizleşti.
Ama içim daha da kalabalıklaştı.
O oda boş kaldı.
Ben dolu.
Yorgunlukla.
Hatıralarla.
Söylenememiş cümlelerle.
Kardeşlerim hayatlarına döndü.
Ben ise ilk kez kendimle baş başa kaldım.
Bazen aynanın karşısında duruyorum.
Uzun uzun bakıyorum.
Güzellik gitmiş değil belki…
Ama yorulmuş.
Bir zamanlar genç bir kadındım.
Bunu hatırlamak bile içimi acıtıyor. Çünkü bazı insanlar yaşlanmaz; sadece erken vazgeçer.
Saçlarıma dokunduğumda aklar avucumda kalıyor.
O an içimde bir şey kırılıyor.
Sessizce ağlıyorum.
Kimseye yük olmadan ağlamayı öğrendim ben.
Kimseye sormadan güçlü olmayı da.
İstanbul hâlâ aynı şehir.
Ama ben, bu şehirde kendime yabancıyım.
Geceleri pencereyi açıyorum.
Rüzgâr yüzüme vuruyor.
İçimde tarif edemediğim bir boşluk var.
Sanki başka bir hayatta yarım kalmış bir cümleyim.
Bazen rüyalarımda bir konak görüyorum.
Deniz kenarında yalnız bir başıma,
Sırtı bana dönük bir adam.
Uyanınca kalbim ağrıyor.
Ama nedenini bilmiyorum.
Belki bazı acılar,
hangi hayatta olduğumuzu bilmeden bizi bulur.
Ben bu hayatta herkes için dimdik durdum.
Ama kendim için…
çok geç kaldım.
Ve şimdi kalan zamanla baş başayım.
Sessiz.
Yorgun.
Biraz da kırık.
.....
Babamın ölümünden sonra kapıyı kapattım.
Sadece kapıyı değil…
Hayatı da.
Bir yıl boyunca neredeyse hiç dışarı çıkmadım. Perdeleri aralamadım, ayakkabılarımı yerinden oynatmadım. Günler birbirine karıştı; sabah mıydı, akşam mıydı ayırt edemedim. Saatler duvarda asılı kaldı ama zaman ilerlemedi. Bu evde zaman, babamla birlikte toprağa girmiş gibiydi.
Eskiden abilerim, ablalarım ayda bir arardı.
Babam hayattayken.
“Kardeşim, dayan.
Bakıyorsun ama biz de yanındayız.”
derlerdi.
Şimdi…
Telefon hiç çalmıyor.
Ne bir merak,
ne bir ses,
ne bir “iyi misin?”
Sanki anne ve babam yaşarken o sözleri söyleyenler başkalarıydı.
Sanki ben, onların hayatında hiç var olmamıştım.
Beni ayakta tutan tek şey, görev duygusuydu.
O da bitince…
ben çöktüm.
Geceleri uyuyamaz oldum. Yatağa uzanmak, karanlıkla baş başa kalmak demekti. Düşüncelerim susmuyordu. Susturmak için ilaçlara sarıldım. Önce yarım, sonra tam. Bir hapla değil, ikiyle uyuyabildim. Uyku bile borçlu geliyordu bana; kısa, kırık, ürkek.
Bu ev…
Artık ev değildi.
Duvarlar küf kokuyordu.
Zemin soğuktu.
Tavan alçalmış gibiydi.
Bazı geceler, ev nefes alıyordu sanki.
Ya da ben öyle sanıyordum.
Karanlıkta yürürken bir an durup dinliyordum:
Ya düşüp kalsam?
Ya kimse fark etmezse?
En çok bundan korkuyordum.
Bu evde, sessizce ölüp gitmekten.
Kimsenin günlerce fark etmemesinden.
Bir komşunun kapıya kötü bir koku yüzünden gelmesinden.
Benim varlığımın, ancak yokluğumla anlaşılmasından.
Ağlamak bile yorucuydu artık.
Gözyaşlarım akmıyordu, içimde birikiyordu.
Aynaya bakmamaya başladım.
Çünkü baktığımda gördüğüm kadın, benim tanıdığım Dilruba değildi.
Omuzları düşmüş,
bakışları boş,
elleri titreyen bir kadın…
Bir zamanlar müzik öğreten, gülümseyen, hayal kuran kadın nereye gitmişti?
Bazen sandalyede saatlerce oturuyordum.
Ne düşünüyordum, bilmiyorum.
Sadece var olmaya çalışıyordum.
Yemek yapmayı unuttum.
Açlıkla tokluk arasındaki fark silindi.
Bedenim zayıfladı, ruhum daha da.
İnsan, bu kadar yalnız kalınca kendine bile yabancılaşıyor.
Sesim çıkmaz oldu.
Konuşsam, kime?
Bu şehirde milyonlarca insan vardı.
Ama ben…
kimsenin dünyasında yoktum.
Bir yıl geçti.
Kimse kapımı çalmadı.
Ve ben anladım:
Bazı insanlar, anne ve babaları hayattayken var olur.
Onlar gidince, geriye sadece bir gölge kalır.
Ben o gölgeydim artık.
Sessiz.
Kimsesiz.
Ve hayattan yavaş yavaş çekilen.
ESTÁS LEYENDO
MERDÜMGİRİZ
Ficción históricaÖlüm bir son değil, yeni bir başlangıçtı. Genç kadın trafik kazasında can verirken, Rabbinden sadece bir şey istedi. "Son bir şans " ve son nefesini verirken, gözlerini 1870 yılında Beyrut'ta açtı. Peki ama neden Beyrut? İstanbul'dan Beyrut'a sürgü...
