Not: Go Türkiye Duru ve Selimine ithafen yazılmıştır.
Röya- Seninem Spotify linkini aşağıya bıraktım gereken kısımda açmanızı öneririm.
https://open.spotify.com/track/7u15xDDqy0VfLwilFiinkk?si=uwDN-b1ITNSeoe9uJ3GEhQ
Salon, kehribar rengi bir dekorla kuşatılmıştı. Tavandaki zarif avizelerden süzülen altın parıltılar, masalarda can çekişen mum alevleriyle birleşerek mekana hem büyüleyici bir romantizm hem de veda kokan kurşuni bir ağırlık katıyordu. "Terra Incognito" ekibi için bu gece, sadece bir final kutlaması değil; aylarca süren yorgunluğun, paylaşılan sırların ve başarının o mağrur ama buruk heyecanıydı.
Kahkahalar havada uçuşuyor. kadehler büyük bir zaferin şerefine kalkıyordu ama kalplerde o tarif edilemez "bitiş" boşluğu asılı kalmıştı.
Kader, o gece masaları dizen gizli elin bileğine fısıldamış gibiydi: Duru ve Selim, hikayenin kalbini avuçlarında tutan o iki dev ruh, birbirinden fersah fersah uzak köşelere savrulmuştu.
Duru, sadeliğin en keskin haliyle oradaydı. Sırtının zarafetini açıkta bırakan beyaz mini elbisesiyle, sanki geceye düşmüş bir ay ışığı gibiydi. Kendi elleriyle, telaşla topladığı salaş saçları bile bu etkileyici duruşu bozamamış, aksine ona dokunulabilir bir doğallık katmıştı.
Gülüyordu, dostlarıyla kelimelerin arkasına saklanıyordu ama ruhu bir pusula iğnesi gibi sürekli aynı yönü arıyordu: Selim’i.
Birkaç masa ötede, dost sohbetlerinin tam kalbinde Selim oturuyordu. Dudaklarında her zamanki o zahmetsiz gülümseme, dilinde zeki espriler... Ancak her kahkahasının en yüksek noktasında, bakışları gayriihtiyari bir avcı dikkatiyle salonu tarıyordu. Onu güldürüp güldüremediğini kontrol etmek, o bir saniyelik göz temasında dünyaları fethetmiş gibi omuzlarını dikleştirmek Selim’in gizli zaferiydi.
İstediği o kısa onayı aldığında, sanki az önce ruhu bir uçurumun kenarından dönmemiş gibi, sakince kadehine dönüyordu.
Görmezden gelmek, bakmamak demek değildi; onlar bunu en acı yoldan öğreniyorlardı.
Ve o kaçınılmaz an geldiğinde yani Duru başını kaldırdığında, Selim zaten oradaydı. Gözleri çarpıştı. Sadece birkaç saniye sürdü bu sessiz zelzele. O birkaç saniye içinde binlerce sahne canlandı, söylenmemiş sözler havada asılı kaldı. Duru, göğüs kafesinde delice çarpan kalbine bir emir verir gibi hemen kaçırdı bakışlarını. “Yapma şunu,” diye fısıldadı içindeki ses, “Ona bakmak, yangına yürümek gibi... Kaçmalısın.”
Selim ise bakışlarını çekmekte biraz daha geç kaldı. Yüzünde, o kısa anın yankısı olan belli belirsiz, hüzünlü bir tebessüm donup kalmıştı.
Gece derinleştikçe müzik yükseldi, mesafeler fiziksel olarak kapansa da ruhsal uçurumlar derinleşti. Ta ki Selim, sadece su içmek bahanesiyle ayağa kalkana dek. Adımları, kendi iradesinden bağımsız bir mıknatısın çekimine kapılmışçasına Duru’ya doğru sürüklendi. Duru da tam o an masadan uzaklaşmaya niyetlenmişti. Oturmaktan çok sıkılmıştı. Sıcak düşleri bedenine dar geliyordu.
Kalabalığın tam ortasında, birbirlerinin nefeslerini duyacak kadar yakın, çarpışmaya ramak kala durdular. Zaman o saniyede dondu, uğultu kesildi.
“Merhaba,” dedi Selim. Sesi, bir fısıltıdan daha ağır, bir itiraftan daha yumuşaktı.
Duru, dudaklarının kenarına iliştirdiği o kırılgan gülümsemeyle karşılık verdi: “Merhaba.”
O tek kelimelik "merhaba"nın yankısı henüz aralarında sönmemişken, Selim’in içindeki o görünmez baraj yıkıldı. Gözlerindeki hüzünlü gülümseme yerini, aylardır bastırılmış bir özlemin sıcaklığına bıraktı. Hiç düşünmeden, adeta bir refleksle kollarını iki yana açtı; bu, sadece bir selamlaşma değil, bir sığınak teklifiydi. Uzun zamandır sarılmıyor, senaryo gereği temas edemiyorlardı...
