Gece rüzgârı, şehrin kenarındaki eski ve terk edilmiş hastanenin kapılarını gıcırdatarak sallıyordu. Duvarların boyası dökülmüş, pencereler kırılmış, içeriden gelen soğuk hava adeta birinin nefesi gibi yüzlerine vuruyordu.
Beş arkadaş — Ebru, Aras, Güneş, Ömer ve Sinem — binanın önünde durmuş, karanlığa bakıyordu. Her birinin elinde küçük ama güçlü bir el feneri vardı. Gülüş yoktu. Şaka yoktu. Yüzlerinde yalnızca ciddi bir ifade vardı.
Güneş, kahverengi kısa saçları ve sarı montunun altında tabletini sıkıca tutuyordu. Sesi hafif titrek ama kontrollüydü: — İçeri girersek… geri dönüşümüz kolay olmaz.
Ebru, örgülü siyah saçlarını geriye atıp feneri öne doğru tuttu. — Korkan varsa dönsün. Ben giriyorum. — dedi sert bir tonla.
Ömer, hafif gergin bir gülümsemeyle Ebru’ya baktı. İçinde ona karşı bastıramadığı bir hoşlanma vardı. — Dönmek mi? Hadi oradan… Ben buradayım.
Aras, mavi gözlerini karanlık girişe dikti. Ceketinin yakasını düzeltti. — Sinem? Hazır mısın?
Sinem, sarı saçlarını düzeltip feneri kaldırdı. Sesi biraz umursamaz, biraz da meydan okuyan bir tondaydı: — Sizden daha hazırım.
Beşli yavaş adımlarla hastanenin karanlık girişine doğru yürüdü. Ayaklarının altında kırık camlar çıtırdıyordu. İçeri girdikçe hava daha ağır, daha soğuk ve daha uğursuz oluyordu. Sanki içeride ölmüş bir şey hâlâ dolaşıyordu.
Arkalarındaki kapı, kimse dokunmadan aniden güüür! diye kapandığında hepsi aynı anda irkildi.
Karanlık bina onları yutmuştu.
