Mart’ın dokuzunda, sabahın henüz karanlığa çalan saatlerinde, 07:30’da dünyaya geldim. Dışarıda gökyüzü öfkeli bir rüzgârla çığlık çığlığa bağırıyor, fırtına evlerin çatısını söküp atacak kadar azgın esiyordu. O gün sadece bir çocuk doğmadı; sanki gökyüzü de, toprak da, insanlar da bana karşıydı. Elektrikler kesilmişti; doğduğum anda ışık yoktu, sıcaklık yoktu, sadece kasvetli bir karanlık vardı.
Daha nefes almaya yeni başladığım o saatlerde, bana hayat veren taşıyıcı annemi kaybettim. Birkaç saat sonra, bana bakacağını düşündükleri teyzem ve ailesi, o fırtınalı günün yolunda bir araba kazasında yok oldu. Sanki kader, beni doğduğum andan itibaren bir boşluğa bırakmak için tüm planını yapmıştı. O gün, kaldığımız eyalet sular altında kaldı. Her şeyim — ailem, güvenim, sıcak bir kucak — birer birer elimden alındı.
Bu yüzden annem, bana hiç çocuk gibi bakmadı. Bana bir isim verirken bile gözlerinde soğuk bir bakış vardı; bana “uğursuz çocuk” dedi. Sanki varlığım, başına gelen her felaketin sebebiymiş gibi, bir lanetmişim gibi davrandı.
Üç yaşıma kadar hayatım gerçek bir çocukluk değildi. Annem, benden kurtulmak için yapmadığını bırakmadı. Her gün bana verdiği besleyici yemeklere ilaçlar kattı, belki bir gün ölürüm diye umut etti. Küçücük bir çocukken, benim için “anne” kelimesi sıcaklığı değil, tehlikeyi simgeliyordu. Ama o da başaramadı; belki kader bana ölümü değil, acıyı armağan etmişti. Belki de onun içindeki vicdanın son kırıntısı bir yerde dur dedi. Bir gün baktı ve yapamadı; beni öldürmekten vazgeçti.
Ama bu vazgeçiş, sevgiyi getirmedi. Sadece bir nefes daha fazla alabilmeme izin verdi. Ben, nefes almayı öğrenirken aslında hayatta kalmayı da öğreniyordum.
Dört yaşımda, diğer çocukların oyun oynadığı, koştuğu zamanlarda ben yürümeyi, yüzmeyi ve konuşmayı öğreniyordum. Bedenim ve ruhum erken olgunlaşmış gibiydi; belki hayatta kalmak için öğrenmem gereken her şeyi daha çabuk kavramıştım. Ama bu küçük zaferler bile beni “normal” bir çocuk yapmaya yetmiyordu.
Beş yaşımda annem, dokunduğum her hayvanda garip bir şey fark etti. Ellerim, sanki bir lanetin taşıyıcısıymış gibi… Ne zaman bir hayvana elimi uzatsam, ertesi gün onu cansız buluyorlardı. Ben, sevgi göstermek için yaklaşırken ölüm taşıyan bir gölgeye dönüşmüştüm. Annem artık bana sadece soğuk bakmıyordu; bakışlarının arkasında gizli bir korku da vardı.
Altı yaşımda, okula başladığımda bile bu değişmedi. Annenin sevgiyle bakan bir çocuğu olamadım. Okulun sıralarında bile annemin yüzündeki o taş gibi soğuk bakışları hissediyordum. Onun bana verdiği ilaçların etkisiyle, zihnimde fırtınalar esiyor, düşüncelerim bir yerden bir yere çarpıyordu. Doktorlar buna DEHB dedi, ama aslında bu sadece tanımlanmış bir isimdi. Ben, çocukluğumu kaybeden bir ruhtum.
Okulda geçen dokuz yıl boyunca zorbalığın her türlüsünü gördüm. Diğer çocukların gözünde bir “ucube”, bir “lanet”tim. Bana “Ölüm Tanrısı” diyorlardı; sanki bu adı kendim seçmişim gibi. Oysa ben sadece çocuk elleriyle hayata tutunmaya çalışan biriydim.
On iki yaşımda, kendimde bambaşka bir güç fark ettim. Geleceği görebiliyordum. Tahmin ettiğim her şey, en geç on iki saat içinde gerçekleşiyordu. Bu artık sadece bir tesadüf değildi. Bu güçle birlikte ben, o zamana kadar annemin ve dünyanın bana yakıştırdığı ismi kabullendim:
Evet, ben “Ölüm Tanrısı” Ailia Joshef’tim.
Ama bu, sonum değil, başlangıcımdı. Bu lanet mi yoksa hediye mi olduğunu bilmediğim güçle birlikte artık yeni bir yola çıkıyordum. Hayatım, karanlık ve bilinmez maceralarla, tehlikelerle dolu bir hikâyeye dönüşüyordu. Artık korkmuyordum. Çünkü kaderim benden korkuyordu.
