Sabah, Boğaz’dan gelen tuzlu rüzgârla birlikte odaya girdi. Perdelerin arasından süzülen ince ışık, Hilal’in yanaklarına dokunarak onu uykunun sıcaklığından yavaşça çekip aldı. Gözlerini araladığında ilk gördüğü şey, tavanın beyaz boşluğu değil; pencerenin kenarında asılı duran rüzgâr çanı oldu. Hafif bir melodi çıkarıyor, dışarıdaki martı seslerine eşlik ediyordu.
Hilal doğrulup çarşafları üzerinden kaydırdı. Yatağın beyaz nevresimleri dağınıktı, dün geceyi ne kadar derin uykuda geçirdiğinin kanıtı gibiydi. Ayağını yere bastığında, ahşap zeminin hafif serinliği içini ürpertti. Başını iki yana sallayarak saçlarını omzunun gerisine attı, ardından odanın içinde ağır adımlarla yürüyüp perdeyi araladı.
Bebek sabahı, İstanbul’un diğer hiçbir semtine benzemiyordu. Denizle yan yana uzanan sahil, henüz yeni yeni kalabalıklaşıyordu. Koşuya çıkanlar, köpeğini gezdirenler, simitçiyle göz göze gelip kahvaltısını alanlar… Boğaz’dan geçen bir vapurun düdüğü, camın ardında yankılanınca Hilal istemsizce gülümsedi. Bu ses, onun için günün başladığını işaret eden bir ritüeldi.
Banyoya girdiğinde aynadaki yansımasına kısa bir an baktı. Gözlerinde hâlâ uykudan kalma bir mahmurluk vardı ama yüz hatlarının yumuşaklığı sabah ışığıyla birleşince neredeyse bir tabloya benziyordu. Soğuk suyu avuçlarına doldurup yüzüne çarptı. Ardından havluyla kurulanırken yavaşça derin bir nefes aldı; temizlenmiş, uyanmış, tazelenmişti.
Dolabını açtığında, gözünün önüne sıralanmış onlarca kıyafet çıktı. Çoğu, modellik günlerinden kalma şık parçalar, dikkat çekici tasarımlar, dergilerde gördüğü halleriyle duruyorlardı. Ama bugün başka bir gündü; şatafatlı bir podyuma değil, gündelik bir buluşmaya hazırlanıyordu. Parmaklarını askılar arasında gezdirdi, birkaç kez karar değiştirdi. Sonunda en rahat olanı seçti: açık renk, bol bir gömlek; altına yüksek bel kot pantolon ve beyaz spor ayakkabılar. Saçlarını fazla uğraşmadan, doğal dalgalarıyla bıraktı.
Makyaj masasına oturdu ama elleri fırçaya gitmedi. Bugün yüzünü boyamaya gerek duymuyordu; hafif bir dudak balmı sürdü, yanaklarına da biraz renk gelsin diye krem allık dokundurdu. Yansımasına baktığında kendi kendine “Bu yeter” diye mırıldandı.
Tam o sırada, yatağın üzerinde unuttuğu telefonun sesi duyuldu. Ekrana uzandığında sevgilisinden gelen kısa bir mesaj belirdi:
“Unutma, bugün dövmeciye gideceğiz.”
Bir anlık dalgınlıkla mesajın üzerinde oyalandı. Kelimeler basit görünse de, içinde taşıdığı anlam bambaşkaydı. O an, günün akışının sıradan bir gün gibi geçmeyeceğini hissetti. Dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm belirdi. Telefonu elinden bırakırken kalbinin içinde ince bir heyecan titreşti; nedenini kendisi bile açıklayamazdı.
Salona geçtiğinde, geniş pencereden içeri giren ışık Boğaz’ın mavisini odaya taşımıştı. Kahve makinesinin düğmesine bastı, kısa süre sonra yayılan kahve kokusu evi doldurdu. Küçük yuvarlak masanın üzerine fincanını bıraktı, karşısına geçip oturdu. Elinde fincan, gözleri sahildeki kalabalığa takılı kaldı. Herkes gününe başlıyordu, ama onun aklı sevgilisinin mesajındaydı.
Birkaç yudum kahveden sonra sandalyesinden kalktı, anahtarlarını ve çantasını aldı. Aynanın karşısında bir kez daha durdu; sade ama şık görünümüne son kez göz gezdirdi. Doğallığıyla güzeldi, bunu kendine itiraf etmekten çekinmedi. Derin bir nefes aldı ve kapıya yöneldi. Günün onu nereye sürükleyeceğini bilmeden, yalnızca bir dövmeci ziyareti için hazırlanıyordu… ama içten içe çok daha fazlasının kapıda olduğunu hissediyordu.
Kapıyı kapattığında apartmanın merdivenlerinde ince bir serinlik hissetti. Beton duvarlara vuran ayak sesleri, sabahın erken saatlerindeki sessizliği bozmadan yankılandı. Kapıdan çıkıp sokağa adım attığında, Bebek’in kendine has sabah kokusu yüzüne çarptı: denizden gelen iyot, yeni kavrulmuş kahvenin kokusu ve fırından taze çıkan simidin sıcacık buğusu birbirine karışıyordu.
