Dünya, en çok da insan kalbinin inatçılığında yankılanır. Her çağ, kendi gürültüsünü, kendi sessizliğini ve kendi pişmanlığını taşır. Fakat gençlik, çoğu zaman geçmişin sesine kulaklarını kapatır; hayatın önüne serdiği incelikleri görmeden, gözlerinin önünde açılıp kapanan mucizeleri heba eder. İşte o gün, sıradan bir tartışmanın gölgesinde başlayan bir yolculuk, görünmez bir çizginin kırılışıyla kaderi bambaşka bir yöne sürükledi.
Genç kız, annesinin sözlerini omuzlarından silkeleyip atar gibi yaptı. Annesinin sesi hâlâ merdiven boşluğunda yankılanıyordu.
“Sen eski zamanlarda yaşasaydın Ravza… bu günlerin değerini bilirdin.”
Ama kızın kulakları o sözlere sağır, kalbi ise isyanın o keskin titreşimiyle doluydu. Yüreğinin derininde bir boşluk vardı; o boşluğu dolduracak şeyin annesinin nasihatleri olmadığını biliyordu. Dudaklarının kenarında beliren küçümseyici bir gülümsemeyle basamaklardan aşağı indi. Her adımı, gençliğin umursamazlığıyla daha da ağırlaştı.
Derken, beklenmedik bir an… Eli, duvara çarptı. Önemsiz gibi görünen bu çarpış, sanki görünmeyen bir kapının anahtarını çevirmişti. İnce bir ürperti omzundan parmak uçlarına kadar yayıldı. Tenine değen taş, aniden başka bir şeyin titreşimini taşıdı. Bir sıcaklık, bir çekim… sanki duvarın ardında gizli bir nefes vardı.
O an oldu. Gözle görülmeyen bir el, adeta zamanın derinliklerinden uzanıp onun elini kavradı. Soğuk, ama bir o kadar da davetkârdı. Parmaklarının arasından çekilen o güç, karşı koyulmaz bir hızla bedenini ileri sürükledi. Bir çığlık bile atamadan, duvarın taş örgüsü çözülüp akışkan bir perdeye dönüştü. Ve genç kız, bir anlığına nefesini kaybedercesine, gölgelerle ışığın birbirine karıştığı o başka dünyanın içine çekildi.
Duvarın içinden çekilip savrulduğu o an, genç kızın içindeki boşluk sanki yeniden şekil almıştı. Bir süre için hiçbir şey hissetmedi; ne zamanın akışını, ne kendi bedeninin ağırlığını, ne de kalbinin atışını. Sanki bütün sesler, bütün renkler bir uğultuda eriyip kaybolmuştu. Bir düşüşün içinde miydi, yoksa yükselişin tam ortasında mı? Ayırt edemedi. Yalnızca ruhunun sıkışıp kaldığı daracık bir koridordan geçercesine, göz kapaklarının ardında bir girdap büyüyordu.
Artık geri dönüş yoktu.
Annesinin sözleri, merdiven boşluğunda solmuş bir yankı gibi arkasında kalmıştı. Önünde ise, yüzyılların sırlarını saklayan görünmez bir kapının ardındaki yolculuk başlıyordu.
Sonra aniden, ağır bir çarpış yaşadı.
Dizlerinin altına saplanan bir acı. Parmaklarının arasından kayan, soğuk ve yapışkan bir şeyin varlığı. Çamur. Gözlerini açtığında, bütün çevresinin kararmış gökyüzünün altında boğucu bir bataklıkla çevrili olduğunu fark etti. Sanki gök, yeryüzüne kinini kusmuş, bulutlar ışığı içine hapsetmişti. Ne bir güneş vardı, ne de gökyüzünü delip geçen bir yıldız. Sadece ağır, gri bir örtü ve onun altında nefes almayı zorlaştıran, insanın içine sinen o rutubet kokusu.
Genç kız, ilk anda şaşkınlığını bastırmaya çalıştı. Ellerini çamurun içinden çıkarıp titreyerek doğrulmaya çalıştı fakat ayakları toprağa gömülmüştü. Her kıpırdayışında, çamurun içinden şapırtılı bir ses yükseliyor, sanki onu bırakmamak için daha da sıkı sarılıyordu. Gözlerini devirdi, derin bir nefes aldı ve dudaklarının arasından keskin bir küfür savurdu.
“Allah kahretsin…” diye fısıldadı kendi kendine. Çaresizlik, öfke ve korku aynı anda boğazına düğümlenmişti. Buraya nasıl geldiğini bilmiyor, nereye düştüğünü anlayamıyor, üstelik kendi varlığını bile kavrayamıyordu. Sanki annesinin sözleriyle başlayan o tartışma, o basamakları inişi, duvarın içinden çekilişi gerçek bile değildi. Şimdi içinde bulunduğu bu kasvetli yer, gerçeğin ta kendisi olmuştu.
Çamurun üzerinde zorla doğrulmaya çalışırken, uzaktan bir hışırtı duyuldu. Ardından adımlar… İnce, hafif ve temkinli adımlardı. Genç kız, gözlerini kısıp o tarafa çevirdiğinde, gölgelerin arasından beliren başka birini gördü.
Yaklaşan, kendi yaşlarında görünen, fakat bakışlarında bambaşka bir dünyanın izini taşıyan bir kızdı. Onun yüzü tertemizdi, sanki çamur bu yabancının bedenine hiç bulaşmaya cesaret edememişti. Saçları düzgünce örülmüş, gözlerinde ise hem şaşkınlığın hem de masum bir hayretin yansıması vardı. Sessiz adımlarla yaklaştı, genç kıza iyice sokulduktan sonra, titrek fakat merak dolu bir sesle konuştu.
“Kimsin sen?”
Soru, karanlığın ortasında yankılanır gibi oldu. Genç kız boğazını temizlemeye çalıştı ama kelimeler boğazına düğümlendi. Çevresine bir kez daha bakındı: çamur, gri gökyüzü, sisli bir ufuk… Tanıdık hiçbir şey yoktu. Kalbinde beliren o korku ve yalnızlık, kendisini daha da kırılgan hissettirdi. Sonunda dudaklarından çaresiz bir fısıltı döküldü.
“Bilmiyorum.”
Söz, kendi kulaklarında bile yabancı gelmişti. Kendi kimliğini sorgular hale gelmişti. Adını biliyordu, geçmişini de… Ama buraya nasıl geldiğini bilmemek, kendisini kim olduğu konusunda bile şüpheye düşürüyordu. O an, dünyanın bütün cevapları ondan alınmış gibiydi.
Diğer kız şaşkınca geriledi, kaşları çatıldı. Kendi dünyasında anlam veremediği bir varlıkla karşılaşmanın şaşkınlığını yaşıyordu. Bir adım geri çekildiği sırada, karanlığın içinden bu kez daha ağır, daha sert adımlar duyuldu. Toprağın üzerinde bir otoriteyle yankılanan, güçlü ve emin adımlar gittikçe yaklaşıyordu.
Genç kız başını kaldırdı. Ufkun puslu perdesinin ardında, uzun boylu bir siluet belirdi. Geniş omuzları, ağır adımlarına eşlik eden gölgesiyle daha da heybetli görünüyordu. Yaklaştıkça, yüz hatları belirginleşti: sert bakışlı, derin göz çukurlarında tecrübenin izlerini taşıyan, sakallarının gölgesiyle ağırlaşmış bir yüzü vardı. Onun varlığı, bataklığın puslu havasını bile dağıtır gibiydi.
Adamın bakışları, önce yerde çamura bulanmış kızı süzdü, sonra yanında duran temiz yüzlü kıza döndü. Sesini kalın, tok ve sanki sorgulayan bir yankı gibi yükseltti.
“Bu kim, Cerkin?”
Yanındaki kız, Cerkin dudaklarını ısırdı, bakışlarını çaresizlikle yere indirdi. Omuzları hafif titredi, sanki hem korku hem de şaşkınlık içinde kıvranıyordu. Dudaklarından güçlükle çıkan bir fısıltı duyuldu.
“Bilmediğini söylüyor,”
Bu cevap, çamurlara batmış kızın yüreğini biraz daha sıkıştırdı. Kendisini tanımayan, hatta bu dünyanın varlığına alışkın görünen birinin bile ona yabancı olması, derin bir yalnızlık duygusunu körükledi.
Uzun boylu adam, cevapla yetinmedi. Çenesini sertçe sıvazladı, gözlerini kısarak genç kıza baktı. Sanki onun varlığının ardındaki sırrı çözmeye çalışıyor gibiydi. Gözlerinin derinliğinde bir şüphe, dudaklarının kenarında ise ince bir alay vardı. Sonunda, ağır ve anlamlı bir sesle konuştu.
“Kesin bu Altay’ın işi…”
O söz, bataklığın soğuk havasına bir mühür gibi asıldı. Altay… İsmi bile sanki başka bir dünyanın kapılarını aralıyordu.
Çamurun içinde kaybolmaya yüz tutmuş genç kız, gözlerini dehşetle açtı. İçinde bulunduğu bilinmezliğin ağırlığı daha da artmıştı. Annesinin sözüyle başlayan yolculuk, şimdi hiç bilmediği bir ismin gölgesinde derinleşiyordu. Ve her şey, birdenbire, geri dönüşsüz bir kaderin eşiğine doğru kayıyordu.
YOU ARE READING
Zamankuyu
Fantasyİnsan kalbi, en çok da en yakınıyla çatıştığında ağırlaşır. O gün evin duvarlarında yankılanan ses, bir anneyle kızının nesiller boyu süren o aynı kavgasının başka bir tekrarından ibaretti. Annesi, kızının umursamazlığını, her şeye kayıtsız bakışını...
