Ayaklarımın altında taşları hissediyorum ama canım acımıyor. Gökyüzü, geceyle günbatımı arasında sıkışıp kalmış gibi; turuncuyla lacivert birbirine karışıyor, ama zaman ilerlemiyor. Sessizlik… kulaklarımı tırmalayacak kadar yoğun.
Nereye gittiğimi bilmiyorum ama adımlarım kendinden emin. Sanki daha önce bu yoldan defalarca geçtim. Sanki beni çağıran bir şey var.
İleride biri var.
Göl kenarında… sırtı dönük. Rüzgar saçlarını hafifçe savuruyor. Yüzünü göremiyorum ama içimde bir şey sıkışıyor. Kalbim? Yoksa midem mi? Tanıdığım biri mi bu? Hayır. Hayır, onu tanımıyorum. Ama… garip şekilde tanıdık.
Yaklaştıkça içim daha çok sıkılıyor. Hem uzak durmak istiyorum hem daha da yaklaşmak. Boğazım kuruyor, ama sesim çıkıyor:
“Sen... buradaydın.”
Sanki o da bunu bekliyormuş gibi yavaşça başını çeviriyor.
Gözleri...
Hayatımda hiç böyle bir göz rengi görmedim. Gri. Ama soğuk değil. Derin. İçime bakıyor sanki. Beni ezip geçmiyor, içine çekiyor.
“Geç kaldın,” diyor.
Sesi yankılanıyor içimde. Tanımıyorum bu sesi ama bir yanım çok iyi biliyor.
“Beni tanıyor musun?” diyorum. Bu cümle neden ağzımdan çıktı bilmiyorum. Ama söylemem gerekiyordu. Bunu biliyorum.
Yavaşça ayağa kalkıyor. Kıyafetleri... tuhaf. Ne eski, ne yeni. Sanki hiçbir döneme ait değil. Üzerine dikilmiş gibi. Omuzlarına dökülen koyu kumaş bir ceket var. Rüzgarda hafifçe savruluyor.
O an gözüm koluna takılıyor.
Sol bileğinin hemen üzerinde siyah, yuvarlak hatlı bir dövme var.
İki iç içe geçmiş daire, ortasında bir göz şekli.
Ama bildiğimiz göz değil. İçinden bir ışık sızıyor gibi. Parlamıyor ama orada.
Garip.
Tam soracakken, bir adım atıyor bana doğru. Elini kaldırıyor. Kaçmıyorum. Gözlerim ellerine kilitleniyor. Parmak uçları hafifçe alnıma değdiği anda...
Her şey kırılıyor.
Gökyüzü çatlıyor, su yükseliyor, rüzgar çığlık atıyor. Ama biz... hâlâ oradayız.
Zaman sanki çatlamış gibi.
Ben çığlık atıyorum ama sesim yok.
O hâlâ gözlerimin içine bakıyor.
Ve fısıldıyor:
“Beni unutma.”
---
Gözlerimi açtım.
Tavan. Odam. Gerçek.
Kalbim deli gibi atıyor. Saç diplerim ter içinde. Pencerem açık kalmış. Rüzgar perdeleri hafifçe savuruyor, rüyadaki gibi.
Kalkıp oturdum. Ellerim titriyordu.
Alarm çalmaya başlamıştı ama duymuyordum. Kulaklarım uğulduyordu hâlâ. Nefes almak zor geliyordu.
Rüya… evet rüyaydı. Ama…
Bir şey eksikti.
Dövme.
Elimi titreyerek çekmeceme uzattım. Defterim. Kalem.
Gözümü kapatıp hatırlamaya çalıştım.
İki daire. Ortada bir göz.
Çizdim. Titreyerek, yavaşça, eksik bir şey kalmasın diye.
Kalbim hâlâ hızlı atıyordu.
O kimdi?
Ve neden "beni unutma" dedi?
Aynı kişiyi daha önce rüyamda görmüş müydüm?
Yoksa... bu sadece başlangıç mıydı?
ŞİMDİ OKUDUĞUN
İki Dünya Arasında
FantasyBazen bir rüya, gerçeğe açılan kapıdır. Lina'nın hayatı, tanıdık bir yabancıyla kesiştiğinde, bildiği dünya artık eskisi gibi kalmayacaktır. Gerçek ile hayal arasındaki çizgi siliniyor. Ve her şey... bir dövmeyle başlıyor.
