Sanador'un kuzeyindeki yaban topraklarda, sisli ormanların ve donmuş nehirlerin arasında, zamana meydan okuyan bir köy uzanıyordu. Köy, eski Vikingler'den kalma taş evlerle çevriliydi ve her biri, buzla kaplı çatılarıyla bembeyaz bir tabloyu andırıyordu. Bu köyün adı Halvjord'tu. Soğuk kadar sessizlik de buraya aitti.
Bu köyde yaşayanlar, eski tanrılarına bağlı kalmıştı. Özellikle gökyüzüne hükmeden tanrı Nýr Hexar'a... Her yılın en uzun gecesinde, gökyüzünü izleyerek onun adına şenlikler düzenler, kuzey ışıkları altında içkiler içip dualar ederlerdi. Fakat bu geleneklerin arkasında, köyün içinde gözle görünmeyen ama her an hissedilen başka bir şey daha vardı: korku. Değişene, farklı olana duyulan ilkel bir korku.
Xyron işte bu korkunun vücut bulmuş haliydi.
Henüz bebekken bile, köy halkının nefretini üzerine çekmişti. Babası, kimsenin kökenini bilmediği bir yabancıydı. Sadece bir gece kalmış ve sabah ortadan kaybolmuştu. Geriye Xyron'u ve annesi Freyja'nın boynuna taktığı kara taş kolyeyi bırakmıştı. Xyron, keçi ayakları, küçükken bile sivriliği belli olan boynuzları ve garip renkli gözleriyle "yaratık" olarak anılmıştı. Çocuklar ona taş atar, kadınlar önünden geçerken dua eder, erkekler ise ona bakmaktan bile çekinirdi.
Fakat Xyron, içine doğduğu bu yalnızlığı annesinin sıcaklığında unuturdu. Freyja, oğlunu bir an bile yalnız bırakmaz, ona eski İskandinav masalları anlatır, rünlerle dolu kitaplar okur, her gün duasını eksik etmezdi. "Sen kutsanmışsın," derdi Freyja, "Baban kim olursa olsun, senin içinde yıldız tozu var."
Xyron, dışarı çıkmak istemezdi. Pencereden yağan karı izlemekle yetinirdi. Onun için dünya, evin içindeki sıcak soba, annesinin şarkıları ve pencereden izlediği yıldızlardı. Fakat zaman, onu da değiştirecekti. Özellikle yirmili yaşlarına girmeye başladığında...
Yirmi beşinci yaş gününe doğru, Xyron'un rüyaları değişmeye başladı. İlk başta sadece bir ormanın sesi geliyordu kulaklarına. Sonra bu seslerin yerini fısıltılar aldı. Fakat bu fısıltılar İskandinavca'ydı. Rünlerle doluydu.
Bir gece, karanlığın ortasında, gözlerinin önüne bir siluet geldi. Devasa bir figür, ellerinde ışıklar taşıyor, arkasında kuzey ışıkları dans ediyordu.
Tanrıların en gizemlisi, Halvjord'un tanrısı, gökyüzünün efendisi: Nýr Hexar.
Uyandığında ter içindeydi. Göğsü zonkluyor, alnında rün şekilleri beliriyordu. Bu, sıradan bir rüya değildi. Ve her gece tekrarlandı. Her rüyada ormana çağrılıyor, yıldızlar ona bir yön gösteriyor, rünler yanan bir gökyüzüne dönüşüyordu. Sonunda kararını verdi.
O sabah annesi kahvaltı hazırlarken Xyron, sessizce pencereden dışarı baktı.
"Anne..." dedi usulca.
Freyja döndü. Gözlerindeki huzur, oğlunun sesindeki kararlılığı duyunca çatladı.
"Rüyaları yine gördün değil mi?"
Xyron başını salladı. "Bu kez daha farklıydı. Bu kez... beni çağırıyordu."
Freyja bir an duraksadı, sonra ellerini oğlu üzerine koydu. "Ormana gitmeyi düşünüyorsan, sadece bir annenin duasını yanında götürebilirsin."
Xyron gülümsedi. İlk kez hayatında bu kadar özgür hissetmişti.
O gece, Halvjord'da kar kalın bir sessizlik gibi yayılmıştı. Ay yoktu, yıldızlar kapalıydı. Xyron, sırtına eski post paltosunu giydi, annesinin verdiği kolyeyi boynuna taktı ve evden çıktı. Kimseye bir şey demeden, sadece fısıltıları takip ederek ormana doğru yürüdü.
YOU ARE READING
Costaria:Son Dua
Fantasy"Costaria'da tanrılar bile aşk karşısında diz çöker." Xyron, dışlanmış bir keçi-adam olarak başladığı hayatına, tanrı Nýr tarafından diriltilerek geri döner. Bir zamanlar sadece bir görevli olan Xyron, şimdi bir tanrının kalbini çalmak üzeredir. Anc...
