---
Dünya… Bazen düşünüyorum da, bu gezegen sadece acı çekmemiz için mi yaratıldı? Tanrı bizi neden buraya gönderdi? Niçin doğuyor, niçin yaşıyor, niçin kaybediyoruz? Belki kaderimiz, her birimiz için yazılmış bir labirentin içinde hapsolmakmış; ne kadar ararsak arayalım, bazı sırlar saklanmış.
Ben kendi içimde hep birini aradım. Doğdum, yaşadım… Hep onu aradım. Erindel’in varisini… Solarya’nın varisini… İnsanlar bana geleceğin kralı derdi; tabii, kraliçemi bulabilirsem. Ama artık inanmayı bırakmıştım. Tam 25 yıldır bu dünyadayım, her köşesini aradım ama onu bulamadım. Ve 25 yıldır sanki bir evlilik programına çıkmış, eş arayan bir adam gibi hissettim kendimi. Ama kehanet buydu; sonunda biz evlenecektik. Ben de farkında olmadan, bu kaderin oyununu yaşıyordum.
Ve şimdi, son umudumda, Kahin Cerberos’un yanındayız.
Akın: “Yahuu, Ayaz… Aslanım, yeter! Valla ben de yoruldum,” dediğinde gözlerimi devirdim. İçimden “Cidden mi Akın, şimdi mi sıkıldın?” dedim.
Işık: “Sus Akın! Sanki yürüyorsun ha, uçuyoruz burada!” diye homurdandı. O sırada bir yandan Akın’a, bir yandan da içimdeki tedirginliğe baktım. Akın ekibimizin neşesiydi ama bazen garip davranışları gerçekten sinir bozucuydu.
Ayaz (ben): “Geldik koca kıçlı,” dedim mağarayı işaret ederek. İçimde ürperti vardı; karanlık bir his, nefesimi kesiyordu.
Mağara kapkaranlıktı. Işık ellerini kaldırdı:
Işık: “GÜNNNIIIŞIIIĞIII!”
Elindeki sarı ışık büyüyüp yolumuzu aydınlattı. Işık adı gibi ışık ve güneş gücüne sahipti; karanlığı değil, aydınlığı seçmişti. İçimden “İyi ki varsın Işık,” dedim. Onun aydınlığı, bu karanlıkta tek güven kaynağımızdı.
Yavaş yavaş ilerlemeye başladık. Sonra, ilerden bir hırıltı sesi duydum. Tüylerim diken diken oldu. Sihirle kılıcımı ve pelerinimi kuşandım. Akın’a baktım; gözlerindeki heyecanla karışık korkuyu gördüm. Yarasalardan biri hızla üzerimize geliyordu. Mağara ürkütücüydü; kayalar ayaklarımızın altına yuvarlanıyordu. İçimden “Burası imkânsız…” dedim ama geri dönmek de mümkün değildi.
Akın: “EĞİLİNNNNN!”
Hemen eğildik. Yarasalardan biri Işık’ın elini yırtmıştı. Kan parmaklarına bulaşmıştı. Akın hemen iyileştirme gücüyle müdahale etmeye çalıştı ama burası bunun için uygun değildi. İçimde bir öfke ve çaresizlik dalgası yükseldi.
Kan yere damlarken, mağaranın içinden yankılanan bir ses duyuldu:
“Geliiinn…”
Mağaranın soluna döndüm. Kahin bizi bekliyordu; bunu hissedebiliyordum. Hızlı adımlarla ilerledik. Nefes alışlarımız hızlanmıştı; kalbim göğsümü deliyordu.
Kahin: “Hoş geldin, kraliçesini bulamayan kral!”
Bir kahkaha patlattı.
“Şaka yapıyorum lan, gel,” dedi. Akın, gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Işık kendi yarasıyla uğraşıyordu; gözlerindeki acıyı gördüğümde içim burkuldu.
Ayaz (ben): “Bana nerede olduğunu söyleyeceğini söylemiştin. Varis nerede?”
Sesimde kararlılık vardı ama kalbimde endişe fırtınası kopuyordu.
Kahin bana derin bir bakış attı; sanki beni baştan aşağıya süzüyor, bütün zayıflıklarımı ve gücümü tek tek tartıyordu.
Kahin: “Ah kral… Tek senin mi varisinin peşinde olduğunu sanıyorsun? Erindel ve düşman krallıkları unutuyorsun. Erindel kendi varisini aramıyormuş gibi mi davranacaksın?”
İçimde bir öfke kıvılcımı yanarken, aynı zamanda korku da vardı. Bu adam, sadece bir kahin değil, zihnimizi bile çözebilecek bir güçtü.
Akın: “Ne yani, bu kızı tek biz mi aramıyoruz?”
Kahin ona döndü ve yüzünü dikkatle inceledi.
Ayaz (ben): “Bu kız değil, Majesteleri,” diyerek düzelttim. Bu konudaki takıntımı biliyordu; hâlâ içimde o bağ vardı. Tanışmamış olsak bile, o benim eşim olacaktı.
Kahin: “Evet, bu kızı tek siz arıyorsunuz ama yaptığım büyülere göre kızın yerini bulmamızı engelleyen bir şey var,” dedi. İçimden çıldırmak geliyordu; “Ne yani?” der gibi baktım. Ama ne fayda… Işık ve Akın ile göz temasımı kestim.
Ayaz: “Bizi buraya niye çağırdın o zaman? Bu dağa ve mağaraya çıkacağım zamana kadar bir ülkeyi gezer, onu arardım,” dedim kararlı bakışlarla. İçimde hem öfke hem de çaresizlik vardı.
Kahin bana yaklaştı ve şafaklarıma elini koydu. O sırada mavi bir ışık yayıldı. Anlamayan gözlerle ona baktım.
Kahin: “Bak oğlum, bu mavi ışık senin ruh eşinin yaşadığını temsil ediyor. Ya kraliçe yaşıyor ama bunun farkında mı, bilemem. Sana asıl kehaneti kimse anlatmadı. Şimdi her şeyi anlatacağım. Ama bunun için güçlerini dengeli kullanman ve bana odaklanman lazım. Bu sırada kızı ve yerini öğreneceğiz.”
Zihnim karmakarışıktı; kelimeleri anlamakla uğraşırken, aynı zamanda içimde korku ve kararlılık birbirine karıştı. Kahin, keloğlan cadısı gibi konuşuyordu ama ben önüne yaklaştığımda kendimi toparladım.
Kahin: “Şimdi odaklan ve zihnime gir. Sırları çöz. Sadece bir saatin var, yoksa canın tehlikeye girer. Haydi!”
Işık: “Emin misiniz? Bu işe yarayacak mı? Ama zihnindeyse Ayaz neden giriyor? Bize söyle, hayatını tehlikeye atamayız,” dedi.
Kahin: “Çok akıllısın prenses. Ama ben tanrının yardımcılarından biriydim eskiden ve kızın yerini biliyordum. Şeytan tanrıya ihanet etti; sonra bazı yardımcıların hafızaları silindi. Ben hâlâ içindeyim ama o bilgi zihnimin bir kısmında. Çünkü hafıza kaybolsa da zihin asla unutmaz.”
Ayaz: “Tamam, inciğini cıncığını bırakın ve şunu bitirelim. Bulalım,” dedi.
Akın’a son bakışımı attım; bana bir şey olursa ona emanet edilecek bakışıydı. Kahine odaklandım. Loş bir sessizlik oluştu. Bu hayra alamet değildi. Gözlerimi kapattım. Sihir ve tarihi derslerde öğrendiğim kurallara tek tek uymam gerekiyordu. Tek o bilgiyi alacaktım; yoksa zihin ihlali yaşayabilir ve tutsak kalabilirdim. Bütün gücümü doğrulttum ama kötü bir şey oluyordu…
---
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Kehanet
FantasyDünya yaratılmadan önce iki krallık vardı. Solarya ve Erindel. Bu iki krallık Güneş ve Ay'ı temsil ediyordu. Bir gün bilinmeyen bir nedenden dolayı bir savaş çıktı. Tanrı buna çok kızdı ve Erindel'in gelecekteki barışını dünyaya gönderdi. Geleceğe S...
