Soğuk Duvarlar

23 2 4
                                        

Beton duvarların arasından geçen soğuk rüzgar, ince ceketimin içine sinsice dolarken, kendimi bu kararın eşiğinde bulduğum ilk anı düşündüm. Neden burada olduğumu… Ve neden geri dönemeyeceğimi.
Cezaevi binasının önünde dururken ayaklarımın altındaki taşların bile bir tür yargısı vardı sanki. Tüm hayatını insanların karanlık taraflarını dinleyerek geçirmiş bir psikolog olarak, bu kez karanlık bana bizzat gözlerini dikmişti.

Burası, Türkiye'nin en sıkı güvenlikli cezaevlerinden biri: Hücre 7 Bloku, öyle dediler. İçeridekiler, toplumun dışladığı, unutmak istediği yüzler… Ama bazı dosyalar vardı ki, onları sadece sistem değil, vicdan da unutamamıştı.

Beyaz duvarların arasında ilerlerken, rehberim olan gardiyanın ayak sesleri yankılanıyordu. Adı Kemal’di. Yaşlı sayılırdı. Kısa cümlelerle konuşuyordu. Göz göze gelmekten kaçınan, ne hissettiğini belli etmeyen bir adam. Belki de burada böyle olmak gerekiyordu.

"Atlas Demir," dedi dosyayı önüme bırakarak. "İstersen onunla başlamayın."
"Sebep?"
"Konuşmaz. Altı yıldır tek kelime etmedi. Tüm terapistleri susturdu. Bazıları işi bıraktı."
Gözüm dosyanın kapağındaki isimde asılı kaldı: Atlas Demir.
Gözlerimi yavaşça dosyanın içine kaydırdım. Yaş: 29. Suç: Kasten adam öldürme. Ceza: Müebbet. Tutuklu: Beş yıldır izole hücrede. Gözlem notu: “Sessiz. Tehlikeli olabilir. Manipülatif.”

Benim mesleğim bu tip etiketleri yeniden yazmaktı.

---

Koridorlar daraldı. Hava ağırlaştı. Her hücre arasında parmaklıklar, her kapıda elektronik kilitler. Ve sonunda, gardiyanın durduğu yer: “Burası onun hücresi.”

Bir demir kapı. Numara yok. Sadece bir küçük açıklık. Göz hizasında olmayan bir pencere.
“Girebilir miyim?”
Kemal omuz silkti. “Kapalı devre kamera açık. İçeride tek başınasınız.”
Anahtarı çevirdi. Kapı ağır bir uğultuyla açıldı.

İçeri adım attığımda önce sessizlik, sonra varlığımı fark ettiren o gözler.

Atlas oradaydı.

---

Duvar dibinde oturuyordu. Dizlerini karnına çekmişti. Gözleri simsiyah. Ne öfke, ne korku, ne pişmanlık… Sadece duruyordu. Varlığını, dünyaya karşı bir direniş olarak koymuştu sanki.
Bir sandalye vardı. Onunla aramızda mesafeyi koruyan tek şey. Oturdum.
“Elini kaldırabilir misin, Atlas?”
Yanıt yok.
“Ben Eylül. Psikoloğum.”
Göz kırpmadı bile.

Dakikalar geçti. Sessizlik içinde geçen zaman, bazen binlerce kelimenin anlattığından fazlasını söyler. Ama bu sessizlik farklıydı. Kabullenmiş bir sessizlik değil; meydan okuyan, dikenli, soğuk bir duvar gibiydi.

Atlas, duvara dönük otururken bir an için gözlerini bana çevirdi. Anlık bir temas. Ardından bakışını yine kaçırdı. Ama o an, içinde bir şey kıpırdadı.

“Buraya seni konuşturmak için gelmedim,” dedim yavaşça. “Dinlemek için geldim.”

---

İlk seans böylece sona erdi. Sessiz. Ama fırtınalı.

Gardiyan beni dışarı çıkarırken, “İlk defa göz göze geldi biriyle,” dedi.
“Ne demek?”
“Daha önce hiç kimseye bakmadı.”

Bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum. Ama biliyordum ki bu bir başlangıçtı.

---

Ertesi gün.

Geri döndüm. Aynı hücre, aynı sandalye, aynı adam. Bu kez defterimi çıkardım.

“Bazen insanlar konuşmaz,” dedim. “Ama yazabilirler.”
Yanıt vermedi. Defteri yere bıraktım. “İçinden geçen bir kelime. Tek bir kelime bile olur.”

Tam çıkarken Atlas deftere baktı. Sonra bana.

Gözleri, içeriye birini ilk kez buyur eden bir ev sahibi gibi hafifçe yumuşadı.

---

Üçüncü gün.

Kapıyı açtığımda defterde yazılmış bir kelime vardı:
“Yalnızlık.”

Yanına hiçbir açıklama yoktu. Nokta yok. Harfler düzgün ama hızlı yazılmış.

Bunu okurken kalbim biraz daha ağırlaştı. Çünkü bu kelime, burada duyacağım birçok hikâyenin ortak çekirdeğiydi.

---

Cezaevi içindeki diğer kişilerle tanışmam zaman aldı.
Psikiyatr doktoru Hande, yaşça benden büyük, deneyimli bir kadındı. “Burada empati kurmak bataklık gibidir,” dedi bir gün kahve içerken. “İçeri girince çıkamazsın.”

Gardiyan Mehmet, gergin bir tipti. Atlas hakkında sorular sorduğumda gözlerini kaçırıyordu. “Atlas için fazla mesai yapmaya değmez,” demişti.

Bir başka mahkum, Baran, bana bir gün “O her gece aynı kabusu görüyor,” dedi.
“Kim?”
“Atlas. Gece fısıltılarla bağırıyor.”

---

Beşinci gün.

Bu sefer defterde bir cümle vardı:

> “Bazen ceza, duvarlar değil. Duvardaki gölgelerdir.”

Kalemini tutarken zihnini nasıl zorladığını hayal ettim. Bu, ilk çözülmeydi. Cümle duygularla değil, imgelerle doluydu. Bu bir düşünürdü. Belki bir yazar bile olabilirdi.

---

Bir akşam, hücresinden çıkarken arkamdan gelen cümleyi duydum.

“Neden hâlâ geliyorsun?”

İşte o an, çözülme başlamıştı.

Sessiz Perde Where stories live. Discover now