"Mardin, geceleri suskun bir dua gibi inerdi üstüne evlerin. Her taş, her duvar bir hikâye fısıldardı. Zilan, o duvarların arasında yıllardır bir gölge gibi dolaşırdı.
Gelinlik, Zilan'ın üstünde bir kefen gibi duruyordu. Aynadaki yansımasına bakmadan başını eğdi. Mahmut Ağa'nın sesi, duvarları yıkarcasına yankılandı:
— Zilan! Gelin çıkıyorsun bu evden, töremizle! Baş eğeceksin!
Zilan hiçbir şey demedi. Dudaklarını sıktı. Kalbinin bir köşesinde yıllar önce ağlayarak ayrıldığı Azad'ın sesi vardı:
"Unutma Zilan, ben gittiğimde sadece biz değil, çocukluğumuz da bitti."
Ama o gitmişti. Gitmek zorundaydı. Babasının kanı, aşiret toprağına karışırken sürgün edilen bir ailenin oğlu olmuştu Azad. Çocukken kovuldukları Mardin'e, şimdi kendi kurduğu otel zinciriyle şehir şehir büyüyerek dönüyordu.
Zilan duymuştu. İnsanlar fısıldıyordu:
— Azad Aslan, Urfa'da otel açmış... Diyarbakır'da da varmış...
— Şimdi Mardin'de yer bakıyormuş, bir "konak otel" yapacakmış...
— Mahmut Ağa duymuş, küplere binmiş...
Zilan içten içe titredi. Baran'la evlenmek demek, kendi mezarını elleriyle kazmak gibiydi. Ama bir kadının sesi, bu topraklarda en son çıkar. Hele ki aşk için...
Gelin alayı sokağa çıktığında, Zilan'ın bakışları taş evlerin üzerine değdi. Mardin sessizdi. Ama o sessizliğin altında bir adam geri dönüyordu. Parasıyla değil, geçmişiyle. Adıyla değil, hatırasıyla.
Azad Aslan Mardin'e dönüyordu.
Ve bu kez hiçbir töre, onun önüne set kuramayacaktı.
Köyün sessizliğini bozan şey, yavaşça yaklaşan bir araba motorunun derinden gelen uğultusuydu. Bu köyde böyle sesler duyulmazdı. Genelde yük hayvanlarının tıkırtısı, kadınların sabah çığırtıları olurdu. Ama bu... Bu farklıydı.
Zilan'ın yüreği, aniden titredi. Kalbinin atışı hızlandı. İçine doğan şeyin adını koyamıyordu ama hissettiği tanıdıktı. Bir dönüşün sesi gibiydi.
Meydanın başında siyah, toz tutmaz gibi parlayan bir cip belirdi. Ağır ağır ilerliyordu. Camları koyu, gövdesi görkemliydi. Köylüler fısıldaşmaya başladı:
— Bu da kim?
— İstanbul plakalı...
— Şehirlilerden biri galiba...
Ama bazı yaşlı gözler, arabayı değil, içindeki adamı tanıdı. Belli etmeye cesaret edemediler. Çünkü o bir zamanlar bu topraklardan kovulmuş birinin oğluydu.
Kapı açıldı. Ayaklar yere bastı.
Azad Aslan indi arabadan.
Gömleği bembeyaz, adımları kendinden emindi. Ama gözleri...
Yılların yükünü, yarım kalmış soruları ve Zilan'a gömülen anıları taşıyordu.
Azad başını kaldırıp köy evlerine baktı. Sonra bir pencereye...
Zilan'ın penceresine.
Zilan pencerenin ardında, başı hafif yana dönük, gözleri büyümüş şekilde onu izliyordu.
Sanki yıllardır beklediği adam gelmişti, ama artık her şey için geçtiğini düşündüğü bir anda.
Zilan hızla perdeyi kapattı. Parmakları titriyordu. Nefesi göğsünde sıkıştı. Kalbi hâlâ çocukken atmaya başladığı o ritmi hatırlamıştı. Azad dönmüştü.
"Neden şimdi?"
"Neden tam her şey bitmişken?"
"Ben susmayı öğrenmişken, o konuşmaya mı geldi?"
Yıllar önce, Azad'ın ailesi kan davası bahanesiyle aşiretten dışlanmış, malları alınmış, ismi yasaklı kelimeler gibi ağızdan silinmişti. O günden sonra Zilan'ın kalbi de dilsiz kalmıştı.
YOU ARE READING
Toprağın Sessizliği
Romance"Bazı sesler fısıltıyla değil, sessizlikle haykırır..." Mardin'in taş sokaklarında, geçmişin gölgesinde büyüyen Zilan, çocuk yaşta töreyle söz verildiği bir adamla evlendirilmeye zorlanır. Aşkını, hayallerini ve kendi sesini susturarak yaşamaya mahk...
