Giriş

4 1 0
                                        

  Gece çökmüş, sis ormana doğru ağır ağır sarkmıştı. Ay ışığı, eski bir deponun paslı çatısına solgun çizgiler bırakıyordu. İçeride ise gergin bir sessizlik hâkimdi.

Füsun Samyeli, gölgelerin arasında dikiliyordu. Mafya dünyasının gözü kara kraliçesi, bu kez alışılmışın dışında bir görevi kendisi üstlenmişti,üstlenmek zorunda kalmıştı. Karşısında diz çöken, korkudan titreyen adamın alnında bir damla ter süzülüyordu.

“Son kez soruyorum,” dedi Fisun, sesi soğuk bir çelik gibi keskin, “kime çalışıyorsun?”

Adam yanıt veremeden, bir şey oldu.

Kapılar bir anda patladı. Mekân mermi sesleriyle doldu. Fisun'un etrafındaki adamları silahlarına davrandı, ama karşı taraf sayıca fazlaydı. Barut kokusu, metal çığlıklarına karıştı.

Fisun! Kaç!” diye bağırdı en güvendiği adamlarından biri. O an tereddüt etmedi. Depo, ormanın kıyısına kuruluydu. Kaosun içinde arka kapıdan fırladı, kurşunlar ayaklarının dibine saplanırken karanlık ağaçların arasına daldı.

Koşuyordu. Ama peşindekiler yakındı, kaçamayacağını o an anlamıştı ancak emeklerinin bu kadar kolay sonlanmasınada izin vermeyecekti,veremezdi.

Bir silah patladı,metalik kanın kokusu mide bulandırıcıydı.

Fisun’un bacağına bir sıcaklık saplandı, ardından koluna. Sendelese de durmadı. Islak yaprakların üzerinde sürüklenircesine koştu. Her adımıyla acı çığlıklar bedeninde yankılanıyordu. Sonunda, nefesi tıkanırken bir çınar ağacının gövdesine yaslandı. Kabukları, zamana meydan okurcasına çatlamıştı.

Kendi kanıyla elleri kayganlaşmıştı. Duvarda tutunur gibi ağaca yaslanırken gülümsedi — acı bir tebessümle, yenilginin soğuk tadıyla.

Ancak her yenilgi yeni bir başlangıçtı

“Demek sonum böyle olacak,” dedi fısıltıyla, “çok da fena değil...”

Gülüşü hâlâ dudaklarındayken bir şey oldu.

Ağaç... hareket etti.

Gövdesi yavaşça titredi, kabuklar arasından bir ışık sızdı. Çınar ağacı, Fisun’u sarmalayan görünmez bir güçle içine çekmeye başladı. Bedenindeki acı hissettiği şaşkınlıkla geride kaldı, çevresi ışıkla doldu.

Zemin altından kayar gibi oldu, gözlerinin önünde dünya çatladı.Adeta gök yarılıyor sanki sağanak bir yağmurun altında çıplak,kimsesiz yatıyordu.

Gözlerini açtığında kendini bir ormanın ortasında buldu. Ama bu, deponun arkasındaki tanıdık orman değildi. Sanki burası başka bir dünyaydı. Yaprakların arasında gece mavisi parlıyor, hava tanımsız bir şekilde yoğun kokuyordu, normal bir koku değildi. Nemli toprak ayaklarının altındaydı. Derinlerde, rüzgâr değil, sanki bir şey nefes alıyordu.

Kurşun hâlâ kolundaydı. Kan durmamıştı. Dizlerinin üzerine çöktü. Başı dönüyordu, dünya içinden akıyordu sanki.

"Hayır… buraya kadar geldim,ölmeyeceğim ölemem" dedi dişlerini sıkarak. Ayağa kalktı, sendelese de pes etmedi onun kitabında pes etmek diye bir şey yoktu.

Tam o sırada ormanın derinliklerinden bir hışırtı duydu. Başını çevirdiğinde gözlerine inanamadı: bir kurt sürüsü hızla ona doğru yaklaşıyordu. Gözleri vahşi ama odaklıydı. Sürünün içindeki en büyük kurt önde koşuyordu.

Kalbi göğsünde gümbür gümbür atmaya başladı.

“Öleceksem bile… kurtçuklara yem olmayı reddediyorum,” dedi sert bir tonla. Küçüklüğünden beri hayvanlardan nefret ederdi içindeki bu nefreti anlamakta zorlansa dahi şu anda bu nefreti sorgulayacak durumda değildi.Belinden silahını çekti, havaya kaldırdı. Tetiğe uzandı.

Ama tam o anda kurtlar durdu.

Yakınındaydılar artık. Nefesleri duyuluyordu. Ancak hiçbiri saldırmıyordu. Sadece... bakıyorlardı. Sanki onu tanıyorlarmış gibi.

Fisun'un elleri titredi. Silahı yavaşça indirdi. En öndeki iri kurt birkaç adım yaklaştı. Gözlerinde vahşet yoktu — merak vardı, sanki bir yabancı değilmiş gibi.

Fisun, içgüdüsel olarak savunmaya geçmeye çalıştı ama vücudu onu dinlemedi. Gözleri ağırlaştı, kan kaybı onu karanlığa sürüklüyordu.

Son bir kez daha nefes aldı, sonra da bilinci kayboldu. Vahşi dünyanın ortasında, kurtların gölgesine düşerek yere yığıldı.

Kan ve KülWhere stories live. Discover now