B A Ş L A N G I Ç
Agramunt ilk heceyi fısıldadığında, Gılbey'in bin yıllık güneşi bir daha doğmamak üzere söndüğünden beri 99 yıl geçmişti. Bunu en çok Gılbey'in sağır taşları ve dokuz ırkın artık fısıltıyla konuşan rüzgarları biliyordu.
Doksan dokuz yıl önce, Gılbey topraklarında güneş son kez battığında, gökyüzü bir daha asla aynı şafakla uyanmamıştı. O gün, takvimlerin doksan dokuzuncu yaprağı düşerken, sadece mevsimler donmamış; kadim Atdos soyunun devasa gölgeleri de sonsuz bir beyazlığın altında kilitli kalmıştı. Zaman, Agramunt'un parmak uçlarından dökülen o kış büyüsüyle boğulmuştu. Nehirler akmayı, kalpler ise ısınmayı unutmuştu.
Kral Adası'nın kalbinde, her dalganın bir mezar taşı gibi kıyıya vurduğu o ıssız kulede, Isabel bir heykel kadar hareketsiz duruyordu. Arus kanının o parlak neşesi çoktan sönmüş, yerini bir cadının karanlık ve sessiz bilgeliğine bırakmıştı. Ellerinde tuttuğu defterin derisi, binlerce yıllık bir ihanetin kokusunu yayıyordu. Bu defter, bir Arusluya ait olmayan, yabancı bir elin dokunuşuyla lekelenmişti. Bir Atdos 'un kendi doğasına ihanet ederek büyüye uzanan o devasa ve cüretkâr elinin iziyle.
Ufukta, Gılbey'in demirden tacını taşıyan Asmedous'un krallığı, sislerin arasında bir hayalet gibi yükseliyordu. Kardeş kardeşe düşmüş, büyü gerçeği katletmiş ve geriye sadece bu bitmek bilmeyen kış kalmıştı.
Isabel, parmak uçlarının soğuktan değil, defterin yaydığı o yabancı enerjiden sızladığını hissetti. Bir Arus'un parmakları şifaya ve ışığa alışkındı. Oysa bu sayfalar, Agramunt'un kaba ellerinde şekillenmiş, bir devin öfkesiyle terbiye edilmişti. Defterin kapağını yavaşça kapattığında çıkan ses, kulenin taş duvarlarında yankılanan tek canlı şeydi. Aşağıdaki denizin kükremesi bile bu sessizliği bozmaya yetmiyordu.
Gözlerini ufka, Asmedous'un hüküm sürdüğü o karanlık siluete dikti. Krallığın üzerine çöken sis, sadece soğuğu değil, yaşanmamış hayatların yasını da saklıyordu. Asmedous, 99 yıl boyunca o tahtta otururken kardeşinin yokluğunu mu, yoksa kazandığı zaferin getirdiği bu dondurucu yalnızlığı mı düşünmüştü? Ya da biricik Isabel'ini mi?
Isabel, kule balkonunun buz tutmuş mermerine bir adım daha yaklaştı. Elindeki defter bir zamanlar bir aşığın hediyesi, bir sırrın mührüydü. Şimdiyse Gılbey'in nefessiz bırakan o devasa düğümün tek anahtarıydı. Rüzgâr sertleşti, pelerini arkasında bir kuzgunun kanatları gibi çırpınmaya başladı. Arusların o saf büyü geleneği bu kışı bitirmeye yetmezdi, bunu biliyordu. Gılbey'in kurtuluşu da tıpkı yıkımı gibi, ancak doğaya aykırı olanın içinden doğabilirdi.
Dudakları hafifçe kıpırdadı ama bir büyü değil, bir isim döküldü.
"Agramunt."
İsim, buzun üzerinde asılı kaldı. Ne rüzgâr onu alıp götürdü ne de kış onu yuttu. Isabel, elindeki defteri göğsüne bastırarak kulenin karanlık merdivenlerine doğru döndü. Doksan dokuz yıllık bekleyiş sona ermişti. Artık yas tutma vakti geçmiş, kışın bile donduramadığı o tek gerçeğin, intikamın vaktine girilmişti.
Isabel, kulenin rutubetli merdivenlerinden inerken adımları doksan dokuz yıldır olduğundan daha kararlıydı. Her basamakta Asmedous'un yüzü, o nefret dolu ve korumacı bakışı zihninde canlanıyordu. Kendisini bu ıssız kayalığa, bir adaya değil, aslında yaşayan bir mezara hapsetmişti. Asmedous, göz göze geldikleri an Agramunt'un bıraktığı o buzdan lanetin Gılbey'i tamamen yutacağından korkuyordu, ya da belki de Isabel'in gözlerinde kendi ihanetinin yansımasını görmeye dayanamıyordu.
YOU ARE READING
99
Fantasy"Güneşin söndüğü gün, intikam buzun altına gömülmüştü. Şimdi, o buzu eritecek tek bir nefes var." Doksan dokuz yıl önce, Gılbey topraklarında zaman durdu. Agramunt'un fısıldadığı o yasak büyü, dünyayı sonsuz bir kışa hapsederken; kadim Atdos soyu ka...
