Mart ayının gelgit yapan rüzgarları sarımtırak renklerle kendini düğün çiçeğine çeviren ağaçların solmak üzere olan yapraklarını bir dostmuşçasına kucaklayıp onları zarifçe uzağa doğru uçuruyordu. Yaz güneşinin verdiği aldatıcı görüntünün aksine hava kuşkusuz bir şekilde esiyordu. Sonbaharın gelişi, Eylül ayının İlk yağmuru gibi gelen bu esinti havada polenler yerine mikropların, yaprakların ve en önemlisi hastalıkların ucuşmasını sağlıyordu.
Birkaç çocuk bahçede eğlenip yaprakları topladı, onları havaya attı ve altlarında dans etti. Çocukların gülüşü melankolik ortamın etkisini ortadan kaldırıyordu sanki. Birkaçı çamur dolu eski botlarını alıp dışarı çıktı, minik su birikintilerine daha minik olan parmaklarını daldırıp neredeyse görünmeyen dalgalar yaptı ve bunu çok büyük bir bilimsel buluşmuşçasına arkadaşlarına gösterdi. Artık birçok çocuk bu müthiş dalgaların varlığını biliyordu. Kimileri ellerinde defter alıp öğretmenlerinden öğrenme birkaç ucuz, çocukların anlayacağı sıradan teknikler ile ağaçları ve dökülen yapraklarını çizdi, ağaçların kafaları o kadar boş duruyordu ki çocuklar yaprakları rastgele yerlere çizmenin resimlerini daha gerçekçi yapacağına inanıyorlardı. Tabii bunu yaparken onlarla aynı bahçede olan, bez bebekleri ile evcilik oynayan çocukların gülüşleri dikkatlerini dağıtıyordu. Çocuklar büyük bir heyecanla yaprakları topluyor, bebeklerine etek, yorgan, arkadaş... Kısacası masum hayal güçlerinin el verdiği her şeyi yapıyorlardı.
Çocuklar oyunlarına büyük bir heyecanla devam ederken bahçeden hole doğru açılan büyük, görkemli tahta kapıdan ağır bir hışırtı sesi geldi. Dışarı çıkan figür elinde büyük bir zil salmaya başladı ve elinden geldikçe yüksek bir sesle "Yemek zamanı! Yemek zamanı!" Diye bağırdı. Zilin sesi kişinin sesini bastırıyordu ama çocuklar zilin neleri anlattığını iyi bilecek kadar deneyimliydiler, çabucak eşyalarını ve yanlarına almak istedikleri yaprakları kapıp bozuk, kalabalık bir sıra halinde kapıdan geçmeye başladılar.
Düzensiz kalabalık sayısız holler, çeşitli amaçlı odalar ve garip bölmelerden geçip sonunda yemekhaneye ulaşmayı başardı. Büyük, hatta onların küçük bedenleri için devasa olan bu bina yolları ezberlemedikçe boyama kitaplarının arkasındaki labirent oyunlarından pek farklı değildi, ama onların aksine labirent oyunlarında akşamları bir yere gittin mi ceza yeme gibi bir kural yoktu, istersen labirentte hile yapıp istediğin yere ulaşabilirdin.
Çocuklar küçük yaş gruplarından büyüğe doğru sıra sıra masalarda dizilmeye başladı, masalar koyu kahve renk tonlarında büyük, piknik masasını andıran tipteydi. Her yerde yanan mumlar ve gaz lambaları ortama yumuşak bir hava kazanırsa bile bazı çocuklar diğerlerine göre çok gergindi. Yemek için dişlerini sıkıyor, hatta bazıları küçükler onlardan biraz daha fazla yemek aldı mı minik çocukların yemeklerine göz dikmeye başlıyordu. En son bu olayı yaşayan kişi minik çocuğun tabağında kendinden fazla 2 patates dilimi gördü. Bunu katlanamayan genç çatalını alıp 7-8 yaşlarındaki cılız çocuğa doğru öfkeyle yürüdü, iki dilim için o kadar sinirlenmiş olacak ki çocuğu yakasından tutup ona belli belirsiz şeyler söylemeye, onu aşağılayacak şeyler bağırmaya başladı. Yanlarındaki çocuklar cüssesinden dolayı o kadar o çocuktan korktu ki sadece dolu gözlerle kendi tabaklarını kapatmakla yetinebildiler.
"Ne oluyor böyle!?" Koyu tonlu cilde sahip, balık etli bir görevli hızla yemekhaneye giriş yaptı, elinde ucu yıpranmış bir kızılcık sopası ile olay yerine doğru koşmaya başladı.
Ergen çocuk başına iki-üç kere bu sopayı yedi, acıya dayanamayıp minik çocuğu yere bıraktı. Zavallıcık korkudan altına işedi ve kurallar gereği bir söz söylemeden lavaboya doğru sessizce yürümesi gerekti, gözlerinden yaş akarken sessizce lavaboya doğru gitti.
"Neden üç dilim daha fazla alıyor?? Biz burada it miyiz?!" Çocuk sopanın iz bıraktığı yeri avucu ile sıkıp tehdit edici bir bakış atmaya çalışıyordu, görevli onun bu blöfü üzerine ellerini kıtlatıp karşı rest çekti. Bir nevi ona haddini bildiriyordu, bu sefer psikolojik olarak.
"Velet hasta, cılız şey biraz daha az yeseydi merdiven kenarlarında geberip giderdi!"
Kadının tehditkar duruşu üzerine çocuk dişini daha çok sıktı. Bu sefer sinirden değil acıdan sıkıyordu. Bilmiyordu ki başına bir iki kızarıktan fazlaları gelecekti.
