Pera Ma'i, koca taş sütunlarla çevrili ihtişamlı yemek salonuna girdiğinde, içindeki huzursuzluğu bastırmakta zorlanıyordu. Altın Hilal Krallığı'nın hanedan sofrası, her zamanki gibi kusursuz hazırlanmıştı. Masanın ortasında yer alan altın işlemeli şamdanlar, tavana kadar uzanan kristal avizelerin ışığında parlıyor, baharatlı etler ve egzotik meyvelerle süslenmiş tabaklardan yayılan koku, havaya karışıyordu. Ama Pera'nın midesine oturan ağırlık, açlıktan değildi.
Sarayın en ağır misafirleri bu gece onlarla aynı sofradaydı: Demir Pençe Krallığı'nın hükümdarı ve veliahtı Barlas Ye'l. Kuzeyin en korkulan, en savaşçı hanedanı. Onların varlığı bile Pera'nın yüreğine soğuk bir gölge gibi düşüyordu. Savaşlardan başka bir şey bilmeyen bu krallıkla neden masaya oturduklarını bilmese de, babasının ifadesindeki gerginlik hiç hayra alamet değildi.
"Hoş geldiniz, Kral Roan Ye'l," diye söze girdi Pera'nın babası, Kral Targis Ma'i. "Bu barış sofrasında sizleri ağırlamaktan onur duyuyoruz."
"Onur, karşılıklı bir şeydir," dedi Kuzey Kralı, sesi sert ve buyurgandı. "Umarım bu gece, iki krallık için yeni bir çağın başlangıcı olur."
Pera'nın gözleri masanın diğer ucundaki adama kaydı. Barlas Ye'l. Onun hakkında anlatılanlar kulağına çalınmıştı ama karşısında gördüğü adam, tüm söylentilerden daha ürkütücüydü.Keskin yüz hatları ve donuk bakışları, savaş meydanlarında şekillenmiş bir adamın izlerini taşıyordu.
Tam o anda Kral Targis ağır bir nefes alıp gür sesiyle duyurdu:
"Altın Hilal ve Demir Pençe Krallıkları, bu gece alınan kararla sonsuza dek birleşecek! Barışın teminatı olarak kızım Pera Ma'i ve Veliaht Prens Barlas Ye'l evlenecek!"
Salon, bir anda ölüm sessizliğine büründü. Pera'nın nefesi kesildi.
Ne?
Kulaklarına inanamadı. Kendi babasının ağzından çıkan bu kelimeler, tıpkı bir hançer gibi göğsüne saplandı. Ellerini masanın altına sıkıca bastırdı, çünkü titrediğini fark etmesini istemiyordu. Hayatını özgürlük içinde yaşamış, kendi kaderini çizeceğine inanmıştı. Ama şimdi... Şimdi o, barış adına bir kurbandı.
Barlas'ın ifadesi de taş kesilmişti. Açıkça görülüyordu ki o da bu kararın bir parçası olmaktan memnun değildi. Bakışları kısıldı, çenesini hafifçe sıktı ama tek kelime etmedi.
"Bu... mümkün değil," diye fısıldadı Pera, sesi titriyordu. Ama Kral Targis, ona bakmadı bile. Karar verilmişti.
Barlas sonunda sessizliğini bozdu, sesi soğuk ve keskin bir bıçak gibi:
"Beni böyle bir şeye zorlayamazsınız."
Ama Kral Roan Ye'l oğluna yan gözle bakıp tok bir kahkaha attı. "Bu, zorla yapılan bir şey değil, oğlum. Bu, halklarımız için bir zorunluluk."
Pera'nın boğazı düğümlendi. Onun kaderi, onun hayatı, artık iki krallığın siyasi hesaplarının bir parçasıydı. Kaçış yoktu.
Ve böylece, Altın Hilal ve Demir Pençe Krallıkları'nın taht varisleri, birbirlerinden nefret eden iki ruh, istemedikleri bir bağın içine hapsolmuştu.
Barlas Ye'l, karanlıkta bir gölge gibi oturuyordu. Gözleri, gecenin ta kendisi gibiydi—simsiyah, dipsiz, içine düşenin bir daha çıkamayacağı bir uçurum. O gözlere bakmak, fırtınanın ortasında durmak gibiydi; ürkütücü ama bir o kadar da büyüleyici. Siyah saçları, yüzüne düşen gölgeleri daha da keskinleştiriyor, kemikli çenesi ve sert hatları ona vahşi bir asalet katıyordu. Demir Pençe Krallığı'nın adını taşıyan bir adam, demirden bir varlık olmalıydı—ve o da öyleydi. Barlas, kuzeyin sert rüzgarlarında yoğrulmuş, kılıçların ve kanın şekillendirdiği bir veliahttı.
Ona bakanlar yalnızca bir prens değil, bir fırtına görürdü.
Pera Ma'i ise onun zıddıydı. Mavi gözleri, gökyüzü kadar aydınlık ve sonsuzdu. Altın Hilal Krallığı'nın taşıdığı ışığı, ruhunun derinliklerinden saçıyordu. Soyadı gibi, Ma'i—su gibiydi. Barlas gibi keskin değildi ama suyun bile kayaları aşındırdığı bilinir. O, bir savaşçının kızıydı ama savaşı kılıçla değil, bakışlarıyla kazanırdı.
Ve şimdi, demir ve su birbirine çarpıyordu.
Hangi element diğerini yutacaktı, zaman gösterecekti.
