Yazardan:
Günlerden pazartesiydi. Hava serindi ama güneş, kampüsün içini aydınlatıyordu.
Felix, okula erkenden gelmişti. Gözleri sınıf kapısında, sabırsızca Hyunjin'i bekliyordu.
Sevgilisini her sabah ilk gören olmak, ona güne başlarken umut veriyordu.
Ama saat ilerledikçe Hyunjin hâlâ görünmedi.
Felix sıkılmıştı. Elindeki kahve soğumuştu artık.
Sonunda ayağa kalktı. "Belki lavaboya gitmiştir," diye düşündü. Lavaboya doğru yürürken kendi içinden geçirdiği düşüncelerle boğuşuyordu.
"Yine gecikti. Ama önemli değil, belki meşguldür. Belki kötü uyanmıştır... Herkesin kötü günü olur, değil mi?"
Lavabonun kapısını itip içeri girdiğinde ise her şey bir anda değişti.
Hyunjin oradaydı.
Yalnız değildi.
Ve Felix onu gördüğü an refleksle boynuna sarıldı.
Yanındaki kişiye gözleri değdi Felix'in yeni gelen kişiydi.
Umursamadı.
"Hyunjin! Ne yapıyorsun burada, seni bekledim...!"
Hyunjin, irkildi. Yüzü aniden gerildi.
"Felix, ne yapıyorsun? Bırak beni!" dedi, sert bir tonla.
Felix şaşkınlıkla geri çekildi. Hyunjin'in yüzüne baktı. Dudakları biraz şişmiş, çenesi ise kırmızıydı.
"Neden kızdın ki şimdi? Hem... senin çenene ne oldu? Neden bu kadar kızarık?"
"Soru sorma, Felix," dedi Hyunjin soğukça.
Gözlerini kaçırıyordu. Felix'in yüreği paramparça olmuştu.
Sınıfta hevesle sevgilisini bekleyen çocuk gitmiş, kalbi kırık biri kalmıştı geriye.
"...Peki. Ben gidiyorum," diyebildi sadece.
⸻
Felix'ten:
Koridorda yürüyordum.
O gelmediği için erken gelmenin bir anlamı kalmamıştı.
Beni sürekli bu hale sokmasına rağmen hâlâ alışamıyordum.
Onu çok seviyordum, ama artık bu sevgi sadece canımı yakıyordu.
Kafamı çevirdiğimde Jisung'u gördüm.
"Ne oldu Felix? Karadeniz'de gemilerin mi battı?"
Her zamanki gibi alaycı ama bir o kadar da içten konuşuyordu.
"Hiç sorma, bu konu hakkında konuşmak dahi istemiyorum, Jis."
Jisung bir an durdu. Sonra ciddileşti.
"Ne olduğunu anladım... Ama artık ayrılmanın zamanı gelmedi mi sence? Uyanmalısın artık Felix. Daha neyi bekliyorsun?"
Sözleri kafamda yankılandı.
Haklıydı. Herkesin bildiği, ama benim kabullenmekten korktuğum gerçeği yüzüme vurmuştu.
"Evet... bunu en başından yapmalıydım," dedim.
Telefonumu çıkarıp mesaj yazmaya başladım:
⸻
Felix:
Hyunjin, seninle bir şey konuşmam gerekiyor.
Hyunjin:
Nedir?
Felix:
Lavaboya gel.
⸻
Hyunjin "tamam" dedikten sonra Jisung da benimle gelmek istedi.
Birlikte lavaboya yöneldik.
Tam kapıya yaklaştığımızda içeriden garip sesler gelmeye başladı.
Öpüşme sesleriydi. Sessizce kulak verdik.
Jisung fısıldadı:
"Felix... Bu sesler de ne?"
"Bilmiyorum... Ama bir bakalım. Hyunjin daha gelme–"
Kapıyı bir anda ittim.
"SİZ NE YAPIYORSUNUZ BURADA?!"
Karşımda, Hyunjin...
Ve başkası.
Birbirlerine sarılmış, öpüşürken...
"Felix! Açıklayabilirim–"
"Hiçbir şey açıklama! Bana dokunma, sen pisliksin!"
O an, içimdeki her şey kırıldı.
Dünya durdu.
Kalbim sustu.
İnancım yıkıldı.
O gün, tek kelime etmeden eve gittim.
Çantamı hazırladım, pasaportumu aldım.
Yıllardır görüşmediğim abim Bang Chan'in yanına, Avustralya'ya uçtum.
Telefon numaramı değiştirdim.
Her şeyi arkamda bıraktım.
Ve Hyunjin'i...
Sonsuza dek unutmaya karar verdim.
Unuttum da.
