Gökyüzü sarımtıraktı. Yavaş yavaş güneş batıyordu. Kumral saçlarım omuzlarımdan dökülürken önde hafifçe birleştirdiğim ellerimi biraz gevşettim. Büyük pencereden dışarıyı seyrediyordum. Akşam oluyordu ve davet zamanı , duvardaki saatin her bir tık sesinde daha da yaklaşıyordu.
Frian'ın Kralı ve babam bizim evde bir yemek yiyecekti. Ardından iki krallık açısından da bazı kararlar alacaklardı. Sık sık bu davetler gerçekleşirdi. Zaman zaman bizim sarayda, bazen de diğer krallıkların saraylarında olurdu. Küçüklüğümden beri bunlara maruz kaldığım için nerde ne yapılması gerektiğini biliyordum.
Gece mavisi elbisemin küçük bir dekoltesi bulunuyordu. Dekoltenin olduğu yerler küçük taş işlemelerle süslüydü. Asilce aşağıya doğru inen uzun eteğimi düzelttim ve kombinin son parçası olan pelerinimi aldım. Göğüs hizamda düğmelediğimde aynaya baktım.
İri yeşil gözlerimi kavisli bir şekle sahip perçemlerim hafiften kapatıyordu. Onun harici neredeyse belime kadar uzanan saçlarım oldukça bakımlıydı. Sarayın şifacıları topladıkları otlardan ve farklı malzemelerden öyle güzel kremler ve yağlar yapıyorlardı ki, saçlarımın bu kadar sağlıklı ve güzel yapmalarına bazen ben bile şaşırıyordum.
"Dora."
Arkamdan gelen sesle hafifçe irkildim. Arkamı döndüğümde annemi gördüm.
Siyah saçları asilce beline doğru uzanıyordu. Koyu gözleri her zamanki gibi otoriter ve sert bakıyordu. Bordo elbisesinin geniş bir dekoltesi vardı ama rahatsız edici görünmüyordu. Eteklerindeki işlemeler elbiseyi daha güzel hale getirmişti. O, çok güzel bir kadındı.
Yanıma yaklaştıkça topuklularının tok sesi kulağımı doldurdu. Gözleri memnuniyetsizce beni süzerken nefesini verdi.
Tam önümde durduğunda eliyle 'arkanı dön' gibisinden bir işaret yaptı. Yutkunarak dediğini yaptığımda elbisemin korsesinin iplerini tuttu. Ardından öyle bir çekti ki nefesimin anlık kesildiğini hissettim. Bir şey söylemeden kulağıma doğru eğildi.
"Bir genç kız, senin gibi paspal görünmemeli. Biraz kendine özen ve ailemize yakışır bir kız ol."
Çenem titrerken ağlamamak için kendimi sıktım. Ardından doğruldu ve "Misafirlerimiz gelmek üzere. En yakın zamanda aşağıya insen iyi edersin." dedi. Ardından kapıyı sertçe kapatıp çıktı.
Geçen birkaç dakikanın ardından kapı tıklatıldığında kendimi sıktığım için çatallaşmış sesimle "Gel." dedim.
İçeriye sadece benim için olan yardımcım Anya girdiğinde gülümsemeye çalıştım. "Efendim... İyi misiniz?"
Onlarca kez bana ismimle hitap etmesini söylediysem de dinletememiştim.
"Gel, Anya." dedim gülümsemeye çalışarak.
Kapıyı kapatıp içeri adımladığında "Nasılsınız?" dedi her zamanki gibi. "İyi olmaya çalışıyorum, sen?" dediğimde başını salladı bir kez.
"Bir şeye ihtiyacınız var mı diye sormaya gelmiştim." dediğinde "çok naziksin, her şey tamam. Misafirlerimiz ne zaman gelir?" dedim.
"Birkaç dakikaya burda olurlar, bakın." diyerek çenesiyle pencereyi işaret etti. Bakışlarımı pencereye döndürdüğümde atından asilce inen Frian kralı Arlas'a baktım. Ardından elini eşi, Karya'ya uzatıp onun da atından inmesine yardımcı oldu. Onlar ellerini kavuşturmuş saraya adımlarken oğulları Eris ise atlarını hizmetlimiz Armen'e teslim etmişti. Anne ve babasının ardından saraya adımlarken bakışları bir anlık olduğum odaya doğru döndü. Veya ben öyle sandım çünkü kısa bir andı. Hemen eteklerimi toplayarak Anya'ya aşağıya ineceğimi söyledim ve hızla merdivenlerden inmeye başladım.
Hızlı hareket ederken merdiven basamaklarının sonuna gelmek üzereydim. Misafirlerimiz gelmişti. Onlar anne ve babamla kısaca selamlaşırken bir şey oldu.
Merdivenin sonlarındayken ayaklarım birbirine dolandı. Ağzımdan küçük ve sessiz bir küfür kaçarken kendimi merdivenin bittiği yerde buldum. Dizlerimin üstüne düşmüştüm ve açıkcası biraz acıyorlardı.
Başım öne eğikti ve açıkcası kaldırmak istemiyordum çünkü annemin ateş saçan gözleri şu an görmek isteyeceğim son şeylerdi.
Bir adım sesi duyduğumda kafamı kaldırdım ve önümde dikilen bedene baktım. Frian kralı Arlastı. Elini nazikçe uzatıp "Küçük hanım, yardım etmeme izin verin."dedi babacan bir sesle. Yutkunarak elinin ucunu tuttum ve ayağa kalktım. Kendime hemen çeki düzen verdiğimde korksamda anneme çevirdim bakışlarımı. Öyle sert bakıyordu ki, fazla göz göze gelmeye dayanamadım.
"Sakarlığımın kusuruna bakmayın. Hoş geldiniz." dedim hafifçe eğilerek.
Karya tatlıca gülümsediğinde "Olur böyle şeyler. Ben ve ailem burda bulunmaktan çok memnunuz." dedi.
Annem ise "Bizim için bir onurdur. İsterseniz yemeğe geçebiliriz." dedi sesindeki kızgınlığı profesyonelce gizleyerek.
Karya başını tabii anlamında eğdi ve sofraya doğru adımladık. Oğulları Eris biraz arkamızdaydı. Yüzünü henüz görmemiştim. İlk defa bir davetimize katılıyordu. Pencereden baktığımda ise yüzü hiç net değildi.
Kocaman yemek masasının önüne geldiğimizde önce misafirlerimiz oturdu, sonrada biz. Arles ve babam karşı karşıya oturmuştu. Annem ve Karya da karşı karşıyayken Eris de benim karşıma geçmişti.
O an kafamı tam karşıya doğru kaldırdım. Erisle göz göze geldiğimde kaşlarım belli belirsiz çatıldı. Gözleri lacivertti. Bunda bir problem yoktu. Sorun gözlerinin çevresinin sanki saatlerce ağlamış gibi kıpkırmızı olmasıydı. Beyaz olması gereken yerler kanlı kanlı duruyordu. Açıkcası, biraz ürkmüştüm. Yutkunarak kafamı tekrar tabağıma eğdim.
Ben yavaşça yemeğimi yerken aileler sohbete dalmıştı bile.
Arlas babamla krallıkları ile ilgili konuşuyordu.
"Bu aralar gerçekten sıkıntılı geçiyor Hanras. Krallığımda resmen yağmacı barındırıyorum. Kim oldukları hakkında hiçbir fikrim yok."
Babam da aynı sorunu yaşıyordu. Başını kederlice sallayarak onayladı Arlas'ı. "Benim krallığım çok daha beter. Yağmacıyı bırak, çok daha fena şeylerle uğraşıyorum." dediğinde Arlas kaşlarını çattı ve 'ne gibi' dercesine başını eğdi.
Babam anlatmaya başladı.
"Krallığımdaki şifacılardan çok memnunum. Hem sarayda olsun, hem krallığa bağlı kasabalarda olsun. Gerçekten iyi şifacılara sahibim fakat... Birileri daha var. Şifacı görünen, ama bizi bitirmeye çalışan alçaklar ordusu!" Yumruğunu hafifçe masaya vurdurdu ve sinirle soludu.
"Cadılar."
Minik bir şekilde boğazımı temizledim. Evet, krallığımızda cadılar vardı. Erkek kız fark etmeksizin cadılar hep hayatımızda olmuştu. O kadar iyi saklıyorlardı ki kendilerini, bulmak zordu. Bulduğumuz zaman ise yapılabilecek tek şeyi yapıyorduk. Yani babam yapıyordu.
Yakmak.
Onları diri diri yakıyordu. Canilikti,evet ama bunu yapmak zorundaydık. Yoksa krallığımızı bitirirlerdi.
Cadılık öyle isteyerek olmuyordu. Ha isteyerek olanlar vardı, orası ayrı. Ama genellikle cadılık sizi bulurdu.
Bir sabah kalkarsınız, ve bum!
Kendinizde birkaç değişiklik. İstesende istemesende cadılığa mahkum kalırsın.
Bu bazen senin mucizen, bazen ise lanetin olur...
YOU ARE READING
Cadı
FantasyDora cadılardan nefret eden bir genç kızdı, fakat kendindeki değişiklikleri hesaba katmamıştı. Krallıklarına misafir olarak gelen kralın oğluyla birlikte kafası iyice karışmıştı.
