"Savunmadaki kişiler anılarla meşgul olup, fanteziler kurduklarında sadece kendilerini tehdit eden gerçeği önleme gayretindedirler. Bunların bazıları inisiyatiflerini tamamen kaybetmediyseler toplumun geneline faydası dokunacak işler yapabilirler. Birçok sanatçı bu tipe dahildir. Gerçeklikten uzaklaşmışlar ve kendilerine fanteziler ve ideallerden kurulu, içinde hiçbir kısıtlamanın olmadığı bir dünya kurmuşlardır."
Alfred Adler
Kulaklığı kim icat ettiyse beri gelsin, alnından öpeceğim.
Müzik etraftaki gürültüyü bastıracak kadar yüksekse ve de rastgele çalan şarkılar hep de o ana uygunsa o gün güzel geçiyor demektir. Bu, basit bir matematik işlemi kadar kesinlik içermese de mutlu olmak için iyi müzik ve yeterli uyku dışında bir şey aramayan garibanlara göre büyük oranda doğruluk payı içeren bir olgudur.
Yine saçma bir şekilde keyifli hissettiğim o sonbahar günlerinden birini yaşıyordum. Saçma diyorum, çünkü dıştan bir etki olmadan günden güne değişen ruh hali iyiye işaret olamaz. Dün de aynı eski botları giyiyordum, bugün de. Ne diye keyifliydim ki?
-Belki çoraplarını değiştirmişsindir.-
Keyfimin kaynağını daha fazla sorgulamamaya karar verip kalabalığın arasından yürümeye devam ettim. Bu gibi nadir anların kıymetini bilmeliydim, çünkü keyifliysem fazla düşünmediğimdendir. Sürekli zihnimin içinde dönüp duran o düşünceler bir süreliğine ara vermiş, ben de rahat bir nefes alabilmişimdir.
Düşüncelerimi çoğu zaman haylaz çocuklara benzetirim. Çocuklar gün içerisinde koşup oynayıp etraftaki eşyaları kırar da anneleri ancak onlar uykuya daldığında dinlenir ya, aynı ben de öyleyim. Ama bu çocukları kendi rızamla yetiştirmiyorum, onları kapıma kim bıraktıysa gelsin alsın.
Zihnimi uyandırmamak adına kulağımdaki müziği bir tık azaltıp çarşı gürültüsünün bana ulaşmasına izin verdim. Çark Caddesi her pazar olduğu gibi insan seline kurban gitmişti. Sanki o kalabalığın bir parçası değilmişim gibi "Bu ne ya, ipini koparan kendini çarşıya atmış," diye söylendim. Sahi, ben niye dolanıyordum ki buralarda? Şimdiye çoktan evde olmam gerekiyordu...
Sonunda kitap almak için çarşıda olduğumu hatırladım ve PTT Aralığı'na yöneldim. Okuldan istenilen kitapları Havuzlu Çarşı'da mutlaka bulurdum ve buldum da: Ruggiero - Sosyolojik Düşünme. Dört yılda beni artık iyice tanımış olan Fuat Amca yaşlı gülümsemesiyle kitap poşetini uzattı ve her zamanki gibi okulda başarılar diledi. Fuat Amca beni tanıyordu da, adamın kaç çocuğu olduğunu her defasında unuttuğum için suçluluk hissediyordum. Hatta bir keresinde adamın adını bile unuttuğum olmuştu. Diğer insanların hayatlarına karşı bu kadar kayıtsız oluşumun cezasını bir gün ağır bir şekilde ödemekten korkuyordum.
Evin kapısına gelip de anahtarları çıkardığımda o keyifli havam yerini iç sıkıntısına bıraktı. Elbette evden uzak olduğum için mutluydum, başka ne sebebi olabilirdi ki?
Annem kapıda anahtarın sesini duyduğu an mutfaktan seslendi: "Ne diye bu kadar oyalandın? Sana dediklerimi aldın mı?"
Mutfağın önünden geçerken "Telefona bakmadım," diye mırıldandım, ama kaçış yoktu. Tahmin ettiğim üzere peşimden odama kadar geldi.
"Sen böyle sorumsuz olmaya devam et!" diye söylendi. "Bir kez olsun dediğim şeyi anında yap!"
Sonunda ona dönüp yüzüne bakma cesaretini gösterdim. İşte, saygıdeğer annem Nihal Serin: 46 yaşında sarışın bir bankacı. Günden güne zayıflayan, zayıfladıkça alkol ve sigaraya daha çok sarılan dul bir kadın. Ona baktıkça bir hayatın nasıl göz göre göre solup gittiğini görüyor, bu durum karşısında hem üzülüp hem de sinirleniyordum. Ancak kavga edecek enerjiden yoksun olduğum için bu sefer sadece üzülmekle yetindim.
DU LIEST GERADE
Mor
ChickLit"Karayolunda seyreden arabaların ışıklarını görebiliyorum. Sonu gelmeyen bir ışık akışı. Bu kadar insan. Ne yaparlar? Ne düşünürler? Hepimiz öleceğiz, hepimiz, ne sirk! Bunu bilmek birbirimizi daha çok sevmemiz için yeterli bir neden olmalı, ama değ...
