“Biz buyuz işte. Ayrı özellikleri olan ama yüzyıllar boyunca birbirine sadık kalmayı başaran dört arkadaş, dört element. Ateş, Su, Toprak ve ben.”
“Canlı” olan her şeyden uzakta, dünyanın en uç noktasında, iki dağın arasında bir gün oturup devasa bir yangını izlemek... Hayatta bazı şeyleri bizzat yaşayana kadar anlayamaz, anlatamazsınız. Size dört element bir dağın zirvesine oturmuş insanların yok oluşunu izliyor desem muhtemelen aklımı kaçırmış olduğumu düşünürsünüz. Bu yüzden size tek söyleyebileceğim şey şu: Görene kadar bekleyin.
Doğuştan bir hafta önce
Aşağıda, insan kasabasında kızıl alevler önüne geleni yakmaya devam ederken Element Dağı'nda derin bir ölüm sessizliği oluşmuştu. Bir haftadır sürüp giden yangın yeryüzündeki insanların her birini silip süpürene kadar ara vermemişti. Yangınlarla beraber yavaşça sönen yaşam beni ve üç elementi çaresizlik hissine boğuyordu. Sadece sessizce izliyorduk. Düşüncelerimizle boğuşuyor, dünyanın geleceğini düşünüyorduk.
Uzun dakikalar sonunda ilk konuşan Su oldu.
“Şimdi ne yapmamız gerekiyor?” Yorgunluktan mı, yoksa aşağıdaki yangının onda bıraktığı etkiden mi bilmem ama sesi fazlasıyla titriyordu. Toprak sonunda on daikadır ayaklarıyla eşelediği yerden kafasını kaldırdı ve bakışlarını Su'ya çevirdi.
“Ne demek istiyorsun? Ne yani gidip insanlarla konuşmak için aşağı mı inelim? Sonra ne diyeceğiz? Biz dört elementiz ve size çok benzeriz hadi size yardım edelim mi?”
“Yarım saattir eşelediğin yerden kafanı anca kaldırıp aramıza katılmaya karar veriyorsun ve söylediğin şeylere bak. Tabi ki aşağı inelim demiyorum. Koruyabileceğimiz insan olmayınca ne yapacağız diye soruyorum.” Su Toprak'ın alaycılığına öfkeyle karşılık verirken Ateş konuşmamıza dahil olmaya niyeti varmış gibi görünmüyordu. Alevlere diktiği gözlerinden yangının yansıması çok net görülebiliyordu. Huzursuzdu ve sanki onu rahatsız eden bir şey vardı. Oturduğum kayadan yavaşça kalktım ve Su ve Toprak'ın didişmesinden sıyrılarak Ateş'in yanına ilerledim.
“Hey, iyi misin?” yanındaki kayaya oturdum ve soruma cevap vermesi için gözlerimi üzerine diktim.
“İyiyim, neden sordun?” Bilmem, Ateşcim. Belki de biraz aşağımızda koskocaman alevler olduğu, ve sende tek kelime etmeden yangına baktığın içindir, ne dersin?
“Bilmem, biraz dalgınsın. Merak ettim.” soruma cevap alamadan konuşmamız Toprak'ın bağırışlarıyla yarıda kesildi.
“Yapma, sadece saçını çektim!” Hızla yerinden kalktı ve ağaç evimize doğru koşmaya başladı. Su da arkasından onu kovalamaya başlayınca Ateş kahkahalarla gülmeye başladı.
“Cidden az önceki Ateş olduğuna inanmıyorum.” dedim Toprak'ı kurtarmak için kahkahalarla Su'ya yetişmeye çalışan Ateş'in arkasından bağırarak. Ardından kafamı tekrar çevirdim ve aşağıdaki karmaşayı izlemeye karar verdim.
Biz buyuz işte. Koşuşturup duran, gerektiğinde didişen, canlılardan uzakta yaşayan, ayrı özellikleri olan ama yüzyıllar boyunca birbirine sadık kalmayı başaran dört arkadaş, dört element. Ateş, Su, Toprak ve ben.
Bir süre sonra Toprak nefes nefese yanıma geldi. Gülmekten karnı ağrıyor, bir yandan da bağırmaya devam ediyordu.
“Hava! Su...kovalıyordu...” Yorgunluktan yere düştüğünde ben de kahkahalarla gülmeye başlamıştım. Sonrası zaten tahmin edebileceğiniz gibi. Su'yun intikamı, Ateş'in ve benim kahkahalarımız, ardından yeniden koşuşturmaca.
YOU ARE READING
DOĞUŞ
FantasyDört element gerçekten insanlar gibi yaşamak için yıllar önce kovuldukları dünyaya dönebilir mi? Peki, ya insanlık henüz yeryüzünden silinmediyse? Doğa ve insanın savaşı her yeri kanlara bularken yapılacak tek bir şey kalmıştı. Insanları yok e...
