1-(bir)

15 4 0
                                        


Değişen benim sanıyorum. En kolay çözüm yolu bu. En tatsızı da bu. Ansızın ortaya çıkan bu dönüşümlere uğramış olduğumu kabul etmek zorundayım. Sık sık düşünen bir kimse olmadığım için, ben farkında olmadan, içimde bir yığın ufacık bir başkalaşım birikir, sonra da günün birinde gerçek bir devrim ortaya çıkar. Hayatıma tutarsız, çelişik bir görünüş veren de budur. Fransa'dan ayrıldığım zaman, aklıma estiği için böyle yapmış olduğumu söyleyenler çoktu. Altı yıl dolaştıktan sonra, ansızın geri döndüğümde yine aynı şey söylenebilirdi. Kendimi, Jisung ile birlikte geçen yıl Pétrou olayının ardından görevinden ayrılan şu Fransız memurun yazıhanesinde görüyorum yeniden. Jisung, arkeoloji araştırmaları için Bengal'e gidiyordu. Öteden beri Bengal'e gitmek isterdim, üstelik o da geleyim diye sıkıştırıyordu beni. Neden böyle yapıyordu acaba? Ona göz kulak olurum diye benim de gelmemi istiyordu. Hayır demem için bir neden yoktu. Yine de tutulup kalmıştım, tek sözcük söyleyemiyor, yanıt veremiyordum. Telefonun yanında, yeşil halının üzerinde duran küçük bir Khmer heykeline bakıyordum. Gövdem, lenfa ile ya da ılık sütle doluydu sanki; Jisung, tedirginliğini gizleyen melekçe bir sabırla sordu:

"Biliyorsun, resmen atanmam gerekiyor. Nasıl olsa sonunda evet diyeceksin. Hemen söylemen daha iyi olur," diyordu.

Jisung'un karamele çalan kara renkli, güzel kokulu bir saçı vardı. Başını her sallayışında o kokuyu duyuyordum. Sonra birden altı yıl süren bir uykudan uyanmıştım.
Karşımdaki heykel anlamsız, tatsız bir şeydi artık. Sıkıntıdan boğulacak gibi olduğumu duyuyordum. Neden Hindiçini'de bulunduğumu anlayamıyordum. Bu ülkede ne işim vardı? Bu adamlarla neden konuşuyordum? Neden böyle gülünç bir biçimde giyinmiştim? Tutkum ölmüştü artık. Yıllarca onunla dolup sürüklenmiştim, ama şimdi içim bomboştu. Bu yetmiyormuş gibi tatsız tuzsuz, koskoca bir düşünce de kayıtsızca durmuştu karşımda. Ne olduğunu pek bilmiyordum bunun, ama içimi öyle daraltıyordu ki bakamıyordum. Bütün bunlar Jisung'un saçlarının kokusu ile karışıyordu. Kanım başıma sıçramıştı. Kendimi toparlayıp kuru bir sesle,

"Teşekkür ederim. Yaptığım geziler yeter sanırım. Artık Fransa'ya dönmem gerekiyor," dedim.

Ertesi gün, Marsilya'ya giden vapurdaydım.
Yanılmıyorsam, üst üste yığılan bu işaretler, hayatımın yeniden altüst olacağını gösteriyorsa doğrusu korkuyordum. Korku, hayatımın serüveni, dolgun ve değerli olduğundan değil. Ortaya çıkacak olan, beni avucunun içine almasından, sürüklemesinden (Kim bilir nereye?) korkuyorum. Araştırmalarımı, kitaplarımı, her şeyi yarıda bırakıp çekip gitmem mi gerekecek yine? Bir kaç yıl sonra, ezilmiş, umudu kırılmış olarak başka yıkıntılar içinde mi bulacağım kendimi? İş işten geçmeden anlamalıyım bunu..
Yeni bir şey yok.
Saat dokuzdan bire kadar kitaplıkta çalıştım. Kitabımın dokuzuncu bölümünü tamamladım. İşim bitti demektir, temize çekinceye kadar dokunmam artık.
Saat bir buçuk, Mably Kahvesi'ndeyim; bir sandviç yiyorum, aşağı yukarı her şey yolunda. Kahvelerde her şey yolundadır zaten..
Kahvede on beş yirmi kişi var henüz: bekarlar, fen memurları, müstahdemler. Aşevimiz diye adlandırdıkları aile pansiyonlarında tez elden bir şeyler atıştırdıktan sonra, biraz da lükse ihtiyaçları olduğu için, yemeklerden sonra buraya gelir, kahve içer, zarla poker oynarlar. Biraz gürültü de ederler, ama uzun sürmez, canımı da sıkmaz zaten. Var olmak için onların da birlikte bulunmaları gerekiyor. Bense yalnız, yapayalnız yaşıyorum. Kimseyle konuşmuyorum, hiç kimseyle. Tek bir bağlantım yok. Jisung var, ama onunla "konuşmuyorum" sayılır mı?
Bir zamanlar Felix'i düşünmüştüm. Şimdi kimseyi düşünmüyorum, sözcükleri bulmak için bile çabalamıyorum. Kimi zaman hızlı, kimi zaman yavaş bir şeyler akıyor içimde: Dokunmuyorum, bırakıyorum gitsin. Sözcüklere bağlanmadığım için düşüncelerim çoğu zaman karmakarışık. Belirsiz ve hoş şekiller halinde ortaya çıkıyor, sonra kayboluyorlar, hemen unutuyorum onları.
Bu derin düşüncelere dalıp gitmişken bir anda kahve'nin kapısı aralandı. Sonbaharın ılık rüzgarları, içeriye doluşup serin bir hava bıraktı. Ardından içeriye; Orta boylar da, esmer tenli, oldukça şık giyinimli bir çocuk girdi. Kalbim anlamadığım bir halde hızlanmıştı. Şömine köşesindeki boş masaya oturmuş, sırt çantasından kitabını çıkararak nazikçe sayfalarını açmış ve okumaya başlamıştı. Masadaki gazozumu alarak yudumladım ve boğazımda düğüm oluşturan sandviçimi yumuşatarak yutmaya çalışmıştım. Göz bebeklerim her seferinde istemsizce, kız güzelliğine sahip olan, narin ve sevecen çocuğa kayıyordu. Soğuk havadan dolayı allaşmış yanakları ve burnu, şöminenin ateşi ile sönüyor gibiydi. Farkında değildim. Yüzümde oluşan istemsiz tebessümü fark edememiştim. Dalıp gitmiştim. Merak ediyordum.. kimdi o çocuk? Neden kalbimi hızlandırdı? Neden bir anda karmakarışık duygularım çözülürcesine gevşedi? Merak ediyordum fakat bir türlü düşünemiyordum. Tanımadığım halde duygularımı çözdüğünü içten içe hissediyordum. Bundan sonra da ondan başkası çözemezdi zaten...

You've reached the end of published parts.

⏰ Last updated: Sep 19, 2023 ⏰

Add this story to your Library to get notified about new parts!

Kahve-HyuninWhere stories live. Discover now