Rüzgar onu etrafta sürüklerken hapsolmuş insanlar onun 'özgürlüğüne' susamıştı.
O bir rüzgâr taneciğiydi, özgürdü, Teyvatı gezdi, onu bir o tarafa bir bu tarafa götüren rüzgârla.
Bir gün, o ozanla karşılaştı. Tutsak kalmışların arasında parlayan bir dilek.
Özgürlük isteği.
Tamamen ulaşılamaz ama biraz tadına bakılınca tamamı istenilen o acılı yemek.
Acı.
Kim derdi ki küçük rüzgar taneciği ile bir ozanın koskocaman bir şehri kurtaracağını.
Tarih drama sever. Bir ideali gerçekleştirmek isteyen acı çekmeye mahkumdu...
Özgürlük kısıtlayıcıydı ama insan o kısıtlamalar sayesinde özgür hissederdi.
İdealleri olan ozan öldü ama belki o ölüm onu idealine kavuşturmuştu.
Ruhu özgürdü...
Ama o sadece bir yan karakterdi.
Hikayeler hep yanındaki rüzgar taneciğini andı ve o tanecik bir tanrı oldu.
Rüzgar tanrısı... Özgürlük ve şarkıların tanrısı.
Arkadaşını unutmak istemedi, unutsunlar istemedi ve o, arkadaşı oldu.
Arkadaşı gibi bir ozan ve özgürlüğü isteyen bir idealist.
Artık çok fazla sorumluluğu vardı, sonuçta önemsiz bir tanecikken bir tanrı oldu.
Sorumluluk, tanrıyı çok fazla kısıtladı, tanrının insanlarını da kısıtladı.
O yüzden özgürlük adına bir fedâkarlık daha yapıldı, tanrı otorite ve güçten vazgeçti. Hem arkadaşı da bunu isterdi.
Ama işler böyle olunca halkı ona daha da büyük bir inançla inandı.
Toprak tanrısından daha fazla, elektrik tanrısından, doğa tanrısından neredeyse her tanrıdan daha fazla.
Oysa onun tek yaptığı yaşanılabilir özgür bir şehir inşa edip olanları o şehirde yaşayanlar gözüyle izlemekti.
Belki de insanlar tanrılara inanmıyordu, bir figüre inanıyordular. O figür tamamen mükemmellikle nesilden nesile anlatıldığı için o mükemmel özgürlük idealine inanıyorlardı.
Diğer ülkelerde, ülke, tanrısını ve hatalarını gözlemlediği için tanrılarının insana ne kadar benzediği için inançları azalıyordu ama o, Barbatos bir figürdü. Bir tanrı değil bir idealdi.
Ülkesini özgür bıraktı. O da rahatladı ülkesi de...
Upuzun bir uykuya daldı, acısı da onunla uyusun diye
Uyandığında ise özgürlük için onca savaşların verildiği kendi şehri, bir düzine kendini beğenmiş grubun eline geçmişti.
Ülkesini özgür bırakıp gitmek istemişti ama uyandığında kendi şehrinde gördükleri cehennemden başka bir şey değildi.
Kızıl saçlı Venessa ile tekrar özgürlüğü getirdi ve birkaç yıl sonra tekrar ortadan kayboldu.
Yıllar sonra ortaya kendi halkından biri gibi çıktı. Ülkesine olan otoritesi azaldıkça gücü de azalacaktı ama önemli değildi.
Güç ve otorite, onun için özgürlükten önemli değildi.
Yine de özgürlüğün tutsağıydı. Özgürlük tamamıyla gerçekleştirilemez bir idealdi. O sadece onun peşinde koşup kendisini ona daha da tutsak edecekti.
