portakal yokuşu

106 23 15
                                        

Radyonun hafif cızırtıları arasından duyduğum Mariah Carey'in sesi yüzümdeki gülümsemeyi büyütürken hafifçe eğilerek fırındaki çöreklerime baktım ve tepsiyi fırından çıkartıp tezgaha koydum. İnanılmaz lezzetli gözüküyorlardı biraz soğumasını bekleyip yemek istiyordum ama yediyi gösteren saati gördüğümde manzaranın güzelliğini kaçırmamak için çörekleri boşverdim. Kameramı ve çantamı alıp pastanenin kapısını kitleyerek sahile doğru yürümeye başladım.

Bugün ormanda değil sahilde çekim yapmak istiyordum bu yüzden sahile varır varmaz ayakkabılarımı çıkarıp bir kenara koydum ve ılık kumu ayaklarımın altında hissetmenin verdiği keyifle etrafı fotoğraflamaya başladım. Son zamanlarda çok dalgındım, çok düşünüyordum. Düşünmekten uyuyamıyorum bu yüzden erkenden pastaneye inip bir sürü çörek yapıyor sonra fotoğraf çekmek için kendimi sahile veya ormana atıyordum. Ormana gittiğimde hala o ağaç ev yokmuş gibi davranıyordum henüz oraya gitmeye hazır değildim.

Birkaç saat fotoğraf çekmekle oyalandıktan sonra Sehun erken uyanıp ben gitmeden önce pastaneye inerse yaptığım çöreklerin yarıya ineceği bildiğim için aceleyle toparlandım. Onlar en çok satan çöreklerimdi ve Sehun'un favorisiydi. Onları taze taze gördüğü an yumulacağından emindim, bu en son istediğim şey bile değildi.

Yolu biraz uzatarak sinemanın önünden geçmeye karar verdim. Hangi filmlerin geldiğini merak ediyordum. Yeni gelen hiçbir filmi kaçırmazdım. Bütün dikkatimle afişleri incelerken gördüğüm filmle ufak bir çığlık atıp yerimde zıpladım. Çöreklerimi unutmuştum sadece hemen bu filmi izlemek istiyordum. Bilet gişesinde duran Bay Yang'a selam verdikten sonra sabırsızlıkla biletimi istedim. Koştura koştura sinemaya girdim ve ortalarda bir koltuğu gözüme kestirdim.

Henüz sabah dokuzdu bu yüzden sinema bomboştu, kalabalık sinema salonlarından hoşlanmaz genellikle sabahları film izlemeye gelirdim. Salonun kapısının açılıp kapanma sesini duydum ama arkama dönüp bakmadım sadece filmin başlamasına odaklanmıştım.

Duyduğum jenerik müziği ile bütün dikkatimi ekrana verdim ama filmin Fransızcaydı ve alt yazısı yoktu. "Hey! Jongdae bu filmin alt yazısı yok." diyerek Jongdae'ye seslendiğim halde herhangi bir karşılık alamadım. Beni duymazdan geldiğini biliyordum. Yerimden kalkmış Jongdae'ye makarayı değiştirmesini söylemeye gidecekken yanımda bir hareketlilik hissettim.

Uzun bir beden yanıma oturdu kafasında şapkası vardı. "Sen izle ben sana çeviririm." derken şapkasını çıkartıp saçlarını karıştıran kişiye baktım. Daha önce burada gördüğüm birisi değildi. Sinema karanlık olduğundan yüzünü seçemiyordum ama vuran hafif ışıkla bile belli olan gözlerinin parlaklığı beni yerime sabitlemişti. Bir süre yüzünü izledim "Ah! Gerek yok Jongdae'ye dersem düzeltir." yerimden kalkmaya yeltendiğimde tekrar hafif boğuk sesini işittim "Muhtemelen yanlış makarayı gönderdiler ellerinde alt yazılı halinin olduğunu sanmıyorum. Bence bu fırsatı kaçırma fransızcam iyidir ve bu filmi daha önce izledim." diyerek bana gülümsemesini ve yanağındaki büyük gamzesini sundu.
Bunu derken bir yandan da filmdeki replikleri çeviriyordu bana. "Mutlu mu bitiyor?" diye sordum gözlerimi yüzünden ayıramazken. Hafif bir kıkırtı bıraktı "Kesinlikle hayır." dedi sitem eder bir şekilde. "Peki kalayım o zaman." tekrar yerime yerleştim. Mutsuz sonlu her şeyden nefret ederdim hayatım yeterince dram içeriyordu. Ama kendimi çok çaresiz hissettiğimde mutsuz sonlu şeylere sığınıyordum çünkü kendimi unutup karakterlerin yaşadığı şeylere üzülüyordum.

Gerçekten bütün filmi o güzel sesiyle çevirdi. Hiçbir konuşmayı atlamadı ve ben bir kez daha neden mutsuz sonlu her şeyden nefret ettiğimi anladım. Filmin sonunda gözümden yaşlar hızlı hızlı akarken yanımdaki kişinin elini tutup sıktığımın farkında bile değildim. Sadece çok üzgündüm ve perdeye yansıyan filmi gözyaşlarım yüzünden net göremiyordum.

Film bittiğinde derin bir iç çektim ve gözyaşlarımı sildim. O sırada fark ettim elini tuttuğumu. Hızla elimi çektim "Üzgünüm. Ne kadardır tutuyorum elini?" dedim mahçup bir şekilde. Gülümseyip saçlarını karıştırdı "Bilmiyorum son bir saattir elim uyuşuk." diyerek dalga geçti benimle. Sadece yok olmak istiyordum "Neden söylemedin?" hala gözyaşlarımı silmekle uğraşırken sordum. "Bilmem. Biraz üzücü bir filmdi o yüzden..." sesinde hep bir neşe vardı. "Aşk hikayesi." dedim omuz silkip. Mutsuz aşk hikayeleri günümü mahvediyordu. "Her aşk hikayesi moral bozucu değildir." sitem eder bir ses tonu vardı. Güldüm "İyi olanlar öyle ama Romen ve Juliet, Anna Karenina... bir aşk hikayesini unutulmaz yapan nasıl sonlandığıdır." ne kadar mutsuz sonlardan hoşlanmasam bile gün sonunda aklımda kalan sadece mutsuz sonla biten şeyler oluyordu. "Peki ya Gurur ve Önyargı? Jane Eyre? Onlar mutlu sonla bitiyor." diye bana aşkı savunmaya devam etti.

Ses tonundan gerçekten hoşlanmıştım ve bu onunla sohbet etmeyi daha keyifli bir hale getiriyordu. "Çünkü yazar onların aşk hikayelerini erken bitirmeyi seçmiş." dedim bilekliklerimin ipiyle oynarken. Normalde tanımadığım kişilerle konuşmak beni çok gererdi ama tanımadığım bu kişinin yanında çok rahat hissediyordum. Çok güzel ve rahatlatıcı bir aurası vardı insanın onun yanında kendini garip veya kötü hissetmesinin imkanı yok gibiydi.

Büyük kulakları, parlak büyük gözleri ve her seferinde sunduğu gamzesi onu çok sevimli birisi haline getiriyordu. Loş ışıkta bile güzel duran bir yüzü vardı ve sanırım bu biraz kalbimi sıkıştırıyordu. "Yanıldığını kabul etmemenin çok ilginç bir yolu." ikimizde birbirimize bakıp sesli bir şekilde güldük. "Bu tartışmadan çok keyif aldım ama Sehun bütün çöreklerimi bitirmeden pastaneye gitmem gerekiyor." diyerek ayaklandım.
Birlikte merdivenleri çıkarken o arkamdan geliyordu. "Fransızcayı nereden biliyorsun?" diye sordum. "Yaklaşık on yıl Fransada yaşadım." dedi sinemanın kapısını geçmem için tutarken. Fransızcasının bu kadar iyi olmasından anlamalıydım çünkü hiç takılmadan çok rahat bir şekilde çevirmişti. Bu tok sesiyle Fransızca konuştuğunu duymaya ihtiyacım vardı ama yeni tanıdığım birisinden bunu isteyemezdim.

Sonunda sinemadan çıktığımızda ona döndüm "Çeviri için teşekkür ederim." bir şeyler dedi muhtemelen rica ederim falan ama o an buna pek odaklanamadım. Güneş ışığı vuran yüzünü ve bambi gözlerini incelemekle meşguldüm. Çekici ama büyük gözlerinin sevimli hale getirdiği bir yüzü vardı, siyah saçları hafif dalgalı bir şekilde alnına düşüyordu. Konuşmadan birbirimizi incelerken aniden aklına gelmiş gibi saatine baktı "Şimdi gitmem gerekiyor umarım yine karşılaşırız." yerinde kıpırdanıyordu. "Görüşürüz." dedim el sallarken. Onu daha da çocuksu hale getiren gülümsemesini sundu, arkasını dönmüş giderken aniden tekrar bana döndü "Bu arada ben Park Chanyeol." dedi sesindeki heyecanı bastıramazken. "Byun Baekhyun." kocaman gülümsedim sadece onu izlemek bile beni neşelendirmişti. "Görüşürüz Baekhyun." dedi tekrar ve abartılı bir şekilde el salladıktan sonra arkasını dönüp hızlı hızlı yokuştan aşağı inmeye başladı.

Kendi kendime gülümseyip kafamı salladım gerçekten enerjisi ve neşesi bulaşıcıydı. Chanyeol'ün gidişini izlerken çantamı unuttuğumu fark edip tekrar sinema salonuna girdim.
Jongdae yerleri siliyordu "Günaydın minik fare." arkasından dolaşıp kulağına fısıldadım. "Baekhyun şunu yapmaktan vazgeç." diye beni azarladıktan sonra elindeki paspasın sopasıyla hafif hafif bacaklarıma vurdu. "Tamam tamam huysuz günündesin bugün anlaşılan." deyip Jongdae'nin gazabından kurtulmak adına salonun kapısa yürüdüm. "Tabii huysuzum herkes senin gibi günün ilk ışıklarıyla kendine yeni bir flört bulmuyor. Sevgisizim, aşksızım anlıyor musun?" diye her zamanki gibi sevgilisi olmaması hakkında sitem etmeye başladı. "Flört falan bulmadım!" diye cırladım karşımda bir elinde paspas tutmuş diğer elini beline koymuş Jongdae'ye. "Aynen o uzun çocukla gülüşerek önümden geçtin ve beni fark etmedin bile!" elindeki paspasın yere atıp diğer elini beline koydu "Bu sefer üçüncü tekerlek bile olamadım sus!" diye o da bana bağırdıktan sonra yere attığı paspası alıp işine kaldığı yerden devam etti. Omuz silkip salona girdim.
Chanyeol'le flört etmiyorduk sadece ortak zevklerimiz var gibiydi ve hoşuma gitmişti bu yüzden sohbet etmekten keyif almıştım. Kesinlikle parlak bambi gözleriyle alakası yoktu.
Keyifli bir şekilde merdivenleri inip koltukta unuttuğum çantamı aldım ve yan koltukta bir şey fark ettim. Chanyeol şapkasını unutmuştu. Hemen alıp çantama koydum eğer bir daha karşılaşırsak konuşmak için bir bahanem olacaktı.

Has llegado al final de las partes publicadas.

⏰ Última actualización: Aug 04, 2023 ⏰

¡Añade esta historia a tu biblioteca para recibir notificaciones sobre nuevas partes!

portakal yokuşu | chanbaekHistorias para obsesionarse. Descúbrelo ahora